Çin de iyi çocuk

En İyi Çocuk Filmleri. En İyi Çocuk Filmleri. 1. Buz Devri 3: Dinozorların Şafağı ... Po’nun en belirleyici özelliklerinden birisi de, antik Çin’deki hayvanların en tembeli olmasıdır. Bu arada Barış Vadisi’nin kapısına birbirinden güçlü düşmanlar dayanmıştır. Eski bir efsaneye göre günün birinde bir kahraman ... Sıcak satış online rahat çocuk lar giyer bangladeş erkekler i çin en iyi hizmeti ve düşük fiyat ile çin 'de yapılan Guangzhou Wanzi Garment Co., Ltd. US $4.8-5.5 / Adet Çin’in Zhengzhou kentinde TV’de kılıç yutan Kung Fu ustalarını taklit eden 7 yaşındaki çocuk , ailesi tarafından Henan Hastanesi’ne götürüldü. Hastanede çekilen röntgende çocuğun 18 cm’lik kalemi yuttuğu ve kalemin yemek borusuyla midesi arasında kaldığı ortaya çıktı. Çin’de Erkek Çocuk İdrarıyla Pişirilen Yumurta Kültürü: Virgin Boy Egg Nisan 16, 2020 İçerik Merkezi Yarasa çorbası, yılanlar, canlı canlı fareler derken bugün de Çin’e dair bambaşka bir yemek kültürüyle karşınızdayız. Çin’de bir çocuk, göl kenarında oynarken kazara 66 milyon yıllık bir dinozor yuvasını keşfetti. Bölge, çok sayıda dinozor fosilinin bulunmasıyla biliniyordu. Çin’in Heyuan kentinde bir çocuk, oyun oynamak için Dong nehrinin oluşturduğu göle gitti. Çin'in güneybatısında nehre düşen çocuğu kurtarmak için diğerlerinin de nehre atlaması sonucu 8 çocuk boğuldu. Çin Merkezi Televizyonunda (CCTV) yer alan habere göre, Çongçing ... Çin'de iki çocuk annesi 67 yaşında bir kadın doğal yollarla hamile kaldı, bir kız bebek dünyaya getirdi. Doktoru, kadının yumurtalıklarının '40 yaşındaki bir kadının ... Bu makale Çin'den kıyafet almak için en iyi mağazaları anlattı. Ülkedeki mallar için nakliye masrafları ve giriş ücretleri olsa bile, birçok durumda hala Çin'den satın almaya değer. Çin fiyatları rakipsiz ve kalitesi büyük ölçüde artıyor. Çin kıyafetlerini beğendiyseniz hemen satın alma fırsatını kaçırmayın. Çin'in güneybatısında nehre düşen çocuğu kurtarmak için diğerlerinin de nehre atlaması sonucu 8 çocuk boğuldu. Çin Merkezi Televizyonunda (CCTV) yer alan habere göre, Çongçing kentindeki Fu nehri kıyısına gelen çocuklardan biri nehre düştü, onu kurtarmak isteyen diğerlerinin de nehre atlaması sonucu 8 çocuk boğuldu. WDJE118 En Iyi Fiyat Ucuz Çocuk Oyuncakları Popüler Elektrikli Araba Lastikleri Lisanslı Çin'de Yapılan Jiaxing Welldone Industrial Co., Ltd. US $64.0-300.0 / Birim

Erdoğancılığa adanmış bir hayat

2020.09.16 08:40 hornyyapraksarma Erdoğancılığa adanmış bir hayat

yedi yaşında ilkokula başladım. öğretmenimiz gerçek bir erdoğancıydı. erdoğancı eğitim sistemi tarafından yetiştirilmiş son derece ilerici ve aydınlık bir öğretmen. ilkokul kitaplarımızın kapağında erdoğan'ın resimleri vardı. matematik kitabında bile. sınıfımızın da her tarafında erdoğan'ın resimleri ve muhakkak bir erdoğan köşesi vardı. erdoğan'ın hayatını anlatan bir de dersimiz. erdoğan'ın çocukken amcasının tarlasında karga kovalamasına kadar öğrettiler bize. sabahları okula gelince ilk iş sıraya dizilip, erdoğan'ın yolundan yürüyeceğimize dair and içtik. en çok bağıran, öğretmenlerin gözdesi olurdu. tabi bunu okulun bahçesindeki erdoğan heykelinin hemen yanında yapıyorduk. ne mutlu bize ki kafamızı çevirip de erdoğan'a dair iz görmediğimiz tek bir santimetrekare yoktu. her baktığımız yerde onu görmemiz sağlanıyordu hür ve bağımsız erdoğancı öğretmenlerimiz tarafından. erdoğan'a olan sevgimiz ilkokuldan itibaren katlanarak artıyordu. milli bayramlarda en güzel erdoğan şiirlerini ezberledik. erdoğan'ın vesayetçileri nasıl kovduğunu, vesayetçilerin nasıl vatan hainleri olduğunu anlatan şiirler, şarkılar. erdoğan'ın çocuk sevgisi, ağaç sevgisi, spor sevgisi, at sevgisi, halter sevgisi, rakı sevgisi, (pardon rakı sevgisi yok karıştırdım.) içimiz erdoğan'la dolup taşıyordu. okulumuzun adı da tabiiki "recep tayyip erdoğan ilkokulu"ydu. ilkokul bitince recep tayyip erdoğan ortaokulu'na başladım. ama bunu "tayyip mahallesi"ndeki aynı isimli okulla karıştırmayın, bu "recep mahallesi"ndeki "recep tayyip erdoğan ortaokulu". ortaokulda erdoğancılık ve erdoğan'ın ilke ve inkilapları dersimiz vardı. yine kitapların ilk sayfalarında erdoğan resimleri, içerikte hoşgörüsü, ileri görüşlülüğü. (mesela biliyor musunuz salgın sürecinde çin'den gelen sağlık malzemelerinin parasını erdoğan ta o zaman ödemiş.) başka kim olacak ki, başka türk kahramını mı vardı? buradaki öğretmenlerimiz de hep erdoğancıydı. sokağımız da kusursuz dizayn edilmişti. her yüz metrede ya bir erdoğan heykeli, ya da bir erdoğan büstü vardı. yani bir erdoğan heykeli gözden kaybolmadan diğer erdoğan heykelinin menziline giriyorduk, böylece hiç erdoğansız kalmıyorduk. gözü hep üstümüzdeydi, bizi sürekli izliyordu. şiirler, şarkılar erdoğan çocuk korosu, erdoğan satranç takımı , erdoğan düşünce klübü... erdoğancılık basamaklarını hızla tırmanıyordum.10. yıl dombrasıyla da ortaokulda tanıştım. hani biz erdoğancıların yerli yersiz her yerde söylediğimiz marş. otoyollarla ördük ana yurdu dört baştan... orta okul bitince recep tayyip erdoğan lise'sine başladım. maalesef "recep tayyip erdoğan anadolu lisesi"ne puanım yetmemişti. ben kendimi gerçek bir erdoğancı oldum sanarken aslında erdoğancılığın daha yeni başladığını farkettim. "erdoğan'ın gençliğe hitabesi"ni ezberledik, bizim yerimize yazılmış "gençliğin erdoğan'a cevabı" bile vardı lisede. düşünsenize bizim vereceğimiz cevabı bile düşünüp ezberletmişlerdi bize. bizim vereceğimiz cevabı tabiiki bizden daha iyi biliyorlardı. erdoğan'ın yaptığı sınır ötesi operasyonları, ülke içindeki erdoğan rejimi muhalifleri ile haklı mücadelesini okuduk, sonunda hepsini perişan ettiğini keyifle öğrendik. hepsi özgürlük isteyen vatan hainleri imiş meğer. milli bayramlarda üzerinde erdoğan'ın "asker kepi takmış resmi"nin olduğu bayraklarımızla şehir meydanındaki en büyük erdoğan heykelinin önüne gidip, erdoğan'ı öven konuşmaları dinleyip her gün biraz daha erdoğancı olduk. her yaş grubu için bir erdoğan resmi bayramı vardı, bütün detayları düşünmüştü bizi erdoğancı olarak yetiştirmek isteyen cumhurbaşkanımız. ince ince planlamış ve uygulamıştı. erdoğan vatan demekti, millet demekti, özgürlük demekti, erdoğan'ı sevmemek vatana ihaneti. hatta "erdoğan sıradan birisidir" diyen bir çocuğu diğer erdoğancı arkadaşlarla birlikte bir güzel dövmüştük. yobaz köpek. kimbilir evde anası babası erdoğan karşıtı ne zehirli fikirlerle büyütmüştü örümcek beyinliyi. lise bitince recep tayyip erdoğan üniversitesi'ni kazandım. devlet, henüz yeterince erdoğancı olmadığımıza kanaat getirmiş olacak ki, burada da erdoğancılık dersi koymuştu. artık zaman zaman kusma hissi gelse de, ağzıma geleni yutup devam ediyordum. burada erdoğancı olmayan pek çok vatan haini ile tanıştım. adamlar resmen erdoğancılık dışında da fikirler olabileceğini savunuyorlardı. neymiş ülkede bir milyona yakın erdoğan heykeli olması garip değil miymiş? gerizekalılara bakar mısınız, bir milyon erdoğan heykeline garip diyor. sanki dünyadaki diğer devletlerin sistemlerinin kurucu liderlerinin birer milyon tane heykeli yok kendi ülkelerinde. cahiller işte. işte şimdi, ekşi sözlükteyim. erdoğancı arkadaşlarla birlikte erdoğan düşmanlarını linç ediyoruz. insan nasıl erdoğan'ın ülkesinde yaşayıp erdoğancı olmaz kafam almıyor. 2020 yılında erdoğan'ı sorguluyorlar, inanabiliyor musunuz? erdoğan'ı sorgulamak. söylerken bile tüylerim diken diken oluyor. resmen beyinleri yıkanmış heriflerin.
submitted by hornyyapraksarma to kopyamakarna [link] [comments]


2020.08.28 17:25 Arnoldcivardagezer00 Çeşitli inanışlara göre cennet tanımları!

eski mısır inanışına göre bu inanışa göre ruh, kalbin içinde bulunurdu. bir insan öldükten sonra duat isimli diyarda insanların kalbi tartıya koyulurdu ve bir tüye karşı tartılırdı. ruhu tartıyı eşitleyenler aaru isimli yere doğru uzun ve tehlikeli bir yolculuğa çıkarlardı. aaru’ya ulaşan insanların burada sonsuza kadar keyif içinde yaşayacağına inanılırdı. kalbi tartıda eşitlenmeyenler ve ömrünü kötülük yaparak geçirmiş olanlarsa ammit isimli iblisin dişlerine düşerlerdi. ammit’in dişlerine düşenler aaru’ya asla gidemez, sonsuza kadar dinlenmeden duat’ta kalmaya mahkum olurlardı.
aaru’ya gidebilecek nitelikte olan ruhlar uzun ve tehlikeli bir yolculuğa çıkarlardı. aaru’ya ulaştıklarında birkaç kapıdan geçerlerdi. bu kapıların sayısı bazı yerlerde 15, bazı yerlerde 21 olarak belirtilmiştir. aaru, osiris ’in yaşadığı yer olarak bilinmektedir. aaru’dan söz edilirken genellikle güneşin doğduğu yönde, yani doğuda olduğu söylenirdi. aaru’da sonsuz sazlık alan olduğu ve aynı nil deltası na benzediği söylenirdi. burasının avcılık ve çiftçilik için mükemmel bir yer olduğu ve hayatı boyunca iyilik yapmış olanların sonsuza kadar burada bulunacağı söylenirdi.
hitit inanışına göre bu inanışa göre cennet, tanrı’nın bulunduğu yerdir. arkeolojik buluşlara göre alalu , cennette 9 yıl hükümdarlık yapmıştır. daha sonra oğlu anu doğmuş ve hükümdarlığı o almıştır. anu ise daha sonra kendi oğlu kumarbi tarafından tahtından devrilmiştir. bahailik inanışına göre
bu inanışa göre cennet sembolik bir yerdir. bu inanışa göre tanrı’ya yakın olmak cennet, tanrı’dan uzak olmak ise cehennemdir. bahailik inanışına göre, bulunduğumuz fiziksel boyutta ölüm sonrası ruhun durumunu anlamak mümkün değildir. ancak ölümden sonra ruh bilincini ve kişiliğini kaybetmeyecek, fiziksel yaşamını hatırlayacak, diğer ruhları tanıyarak onlarla iletişime geçebilecektir.
bahailik inanışına göre ölümden sonra ruhların arasında hiyerarşi bulunmaktadır ve her ruh kendi erdemine göre hiyerarşik bir konumda bulunur. düşük hiyerarşide bulunanlar, üst hiyerarşidekilerin durumunu tam olarak anlayamazlar. ölümden sonra ruhların ilerleme kat etmesi mümkündür ancak bu sadece ruhların kendi bilinçleriyle olmaz. farkında olmadığımız etkenler, tanrı’nın erdemi, başkalarının duası ve yaşayanların o ruh için yaptığı iyilikler de ruhun gelişmesinde etkilidir.
budizm inanışına göre bu inanışa göre birden fazla cennet bulunmaktadır ve hepsi samsara ’nın bir parçasıdır. hayatı boyunca iyi karma ’sı olanlar bu cennetlerden birisinde tekrar doğabilir ancak bu cennetlerde sonsuza kadar kalmayacaklardır. bir süre sonra karma’larının tamamını kullanacaklar ve başka bir diyarda insan, hayvan veya başka bir varlık olarak tekrar doğacaklardır. cennet, samsara’nın geçici bir kısmıdır ve budistler tekrar doğma döngüsünden kaçıp nirvana ’ya ulaşmaya odaklanırlar. nirvana bir cennet değildir, akli bir durumdur. budizm inancına göre evren kalıcı değildir ve evrendeki varlıklar, var olan başka evrenlere giderler. yaşadığımız evrense, bu evrenlerden sadece birisidir.
mayahana görüşüne göre bu inanışa göre var olan evrenlerden birisinde buda ’lar tarafından oluşturulan saf topraklar bulunur. saf topraklar da doğan birisi buda’lık mertebesine eriştiğini anlar. saf topraklarda bir kez doğan kişi, bir daha asla başka evrenlerde doğmazlar ancak kendi istekleriyle, başkalarını kurtarmak için başka diyarlarda doğmayı seçebilirler. budizm inancında birçok diyar bulunur ve bunların her birinin arasında çeşitli farklar vardır.
brahmaloka: buranın yerlilerine brahma’lar denilir ve hükümdarları mahabrahma’dır. kral makhadeva, keşiş tissa ve brahmana janussoni burada tekrar doğmuştur. bir keşişin nirvana’ya ulaşmadan önceki adımı brahmaloka’da doğmaktır. yaşam süresi belirtilmemiştir ancak sonsuz değildir.
kamavacaraloka: yaşam süresi belirtilmemiştir ancak sonsuz değildir.
catummaharaja: buraya bazı krallar çocuk yaşlarında gelmişlerdir. bazı inanışlara göre 15. günde buranın tanrıları dünyayı gözetler ve insanların annelerine, babalarına, samanalara ve barhmanalara saygı göstermelerini izlerler. bimbisara ve payasi burada tekrar doğmuştur. burada yaşayanların ortalama 9,216,000,000 yıldır.
nimmanarati: burada yaşayanların ortalama ömrü 2,284,000,000 yıldır.
paranimmitavasavatti: burada yaşayanların ortalama ömrü 9,216,000,000 yıldır.
tavatimsa: buranın hükümdarı indra ve shakra’dır. burada yaşayanlar birbirlerine “marisa” lakabıyla hitap ederler. komutan ajita burada tekrar doğmuştur. sakyan kızı gopika ise erkek olarak burada tekrar doğmuştur. burada yaşayanların ortalama ömrü 36,000,000 yıldır.
tusita: anathapindika burada doğmuştur. burada yaşayanların ortalama ömrü 576,000,000 yıldır.
yama: burada yaşayanların ortalama ömrü 1,444,000,000 yıldır.
tibet budizminde 5 büyük cennet bulunur. bunlar akanishtha veya ghanavyiiha’dır. burası en yüce cennettir ve içinde bulunanlar sonsuza kadar nirvanaya ulaşırlar.
jinas isminde bir cennet daha vardır.
biçimsiz ruhların bulunduğu bir cennet daha vardır ve burası dörde ayrılır.
brahmaloka, toplamda 16 cennetten oluşur ve içinde nefsi şeyler barındırmaz.
devaloka toplamda 6 cennetten oluşur ve içinde nefsi şeyler barındırır.
çin inanışına göre bu inanışa göre cennetin ismi tian ’dır. tian’dan bütün insanlar görünür, duyulur ve yaptıkları bilinir. tian, insanların yaptıklarından etkilenir ve bir kişiliğe sahiptir, insanlara sinirlenebilir veya sevinebilir. tian, kendisini hoşnut edenleri kutsar, kendisine karşı gelenlere afet gönderir. bütün ruhların gittiği ve tanrı’ların bulunduğu yer tian’dır ve confucius “tian’a karşı gelenlerin bağışlanması için dua edebileceği kimse yoktur” der. diğer bir inanışa göre tian ilahi bir hükümdardır. mozi ’nin inanışına göre ruhlar ve tanrı’lar vardır ancak onların varlıkları tian’ı büyük ölçüde etkilemez, kötüleri cezalandırmaz. yani bir anlamda ruhlar, cennetteki meleklere benzerler ve kendilerinden daha üst mevkilerden emir gelmedikçe bir şey yapamazlar. mohizm inancına göre evrensel sevgi vardır ve cennet tüm insanları eşit seviyede sever. bu sebeple tüm insanlar da birbirlerini ayrım yapmadan eşit ölçüde sevmelidir.
hristiyan inanışına göre bu inanışa göre cennet, tanrı’nın tahtının bulunduğu ve kutsal meleklerin olduğu yerdir. hristiyanlık inanışına göre insanlar öldükten sonra cennete giderler ancak burada geçici olarak kalırlar. aziz ler dünyaya dönüp yeni dünya yı kurduktan sonra ölüler tekrar canlanacaktır. peygamber isa tekrar doğduktan sonra kendisinin cennete gittiğini ve burada tanrı’nın sağ elinde oturduğunu, dünyaya ikinci kez geldiğini söylemiştir. hayattayken cennete giden başka insanlar da vardır, enoş ve ilyas peygamberler gibi. bazı inanışlara göre isa’nın annesi meryem de cennete gitmiştir ve kendisine cennetin kraliçesi denilmiştir.
hristiyan yazılarında “ cennet krallığı ” tanımlaması birçok yerde geçmektedir ve inanışa göre mikail ve melekleri, şeytan ve meleklerine karşı cennette bir savaş yapmışlardır. bu savaştan sonra şeytan ve melekleri yer yüzüne gönderilmiştir.
cennetin yeri tam olarak hristiyan yazılarında belirtilmemiş olsa da, yunan yazılarında gök yüzünü göstermektedir. hristiyan inanışına göre insanlar ilk günah sebebiyle günahkar olarak doğarlar ve ömürleri boyunca bu günahın bağışlanması için tanrı’nın istediklerini yapmaları gerekmektedir.
hindu inanışına göre bu inanışa göre cennet ulaşılması istenen en son yer değildir çünkü cennet geçicidir ve fiziksel bedene bağlıdır. cennet kusursuz değildir ve nefsi yaşamın başka bir boyutudur. hindu inanışına göre bu diyarın ötesinde başka diyarlar bulunur. bhuva loka ve swarga loka. bunlar genel olarak hindu inanışında ulaşılması istenen yerlerin isimleridir. mahar loka, jana loka, tapa loka ve satya loka isminde başka diyarlar da bulunmaktadır. hindu inanışına göre insanlar öldükten sonra tekrar doğarlar ve bir önceki yaşamındaki karmaları, yeni hayatlarını belirler. yeniden doğma döngüsünün bozulması jivatma tarafından kendi farkındalığının oluşmasıyla bozulur. bu kendi farkındalığıa moksha denilir. moksha, hinduizme özel bir tabirdir. moksha yeniden doğma döngüsünden kurtulmaya ve brahman ile son kez birleşmeye denilir.
vaishnava geleneklerine göre en yüce cennet vaikuntha’dır ve burası diğer altı cennetin diyarının üzerinde bulunur. burada özgür ruhlar sonsuza kadar yaşarlar ve yüce güzelliğin tadını çıkarırlar.
islam inancına göre bu inanışa göre cennet, tanrı’nın istediklerini yerine getirenlerin öldükten sonra gidecekleri yerdir. islam inancında ilk günah yoktur, bu sebeple insanlar günahsız olarak doğarlar, çocuklar öldüklerinde cennete giderler. islam inancında cennet, tüm isteklerin anında karşılandığı yer olarak belirtilir. cennette sonsuz bir yaşam vardır ve herkes mutludur, kötü bir duygu yoktur. eğer kişinin günahları az ise cennete girecektir ve burada ailesi, çocukları ve diğer tüm sevdikleriyle bir araya gelecektir. ancak eğer kişinin günahları fazlaysa cehenneme gidecektir. cennetin 7 katı bulunmaktadır ve en üst kattaki evler melekler tarafından yapılmıştır, evlerde oturanlar saf altın kullanırlar. bununla birlikte en alt seviyedeki cennet, dünyadaki hayattan 100 kat daha iyidir.
musevilik inancına göre cennet tanımı hristiyan ve islam inancında geçmekteyken, musevilik inancında çok fazla geçmez. tanah , ölümden sonrasıyla ilgili fazla bilgi vermez ancak yahudiler zaman içerisinde ölümden sonrasıyla ilgili iki farklı düşünceyi benimsemişlerdir. birincisinin yunan inancından geçtiği düşünülen ölümsüz ruhun yaratıcının yanına gideceğidir. diğer inanış ise fars inancından geçtiği düşünülen ölülerin tekrar canlanacağıdır. bununla birlikte musevilik inancında ilk insanların cennete benzer bir yerde yaşadıkları söylenir. bu yerin ismi eden bahçesi ’dir ve günümüzde büyük bölümünün suriye topraklarında kaldığı düşünülür. dört nehrin ortasında kalır ve bu nehirlerden birisi fırat , diğeri dicle ’dir. diğer iki nehirin adı tanah’ta yazsa da, günümüzde o nehirlerin kuruduğu düşünülmektedir.
aztek, toltek ve bölgede yaşayan diğer halkların inanışlarına göre cennet 13 farklı kat olarak kurulmuştur. her katın farklı hükümdarları vardır. bu 13 cennetin hepsinin hükümdarı ometeotl’dır. erkek olarak ometecuhtli, dişi olarak omecihuatl ismini alır.
eski iskandinav mitolojisine göre insanlar öldükten sonra iki yere giderlerdi. bu gittikleri yerden birisi hel , diğeri ise valhalla ’dır. eğer bir kişi savaşçı değilse, hastalıktan veya yaşlılıktan ölmüşse, onursuz bir hayat yaşamışsa hel’e giderdi. onursuz yaşayarak hel’e gidenler burada huzur bulamaz, yemek ve barınma gibi temel ihtiyaçlarını bile karşılayamazlardı. ancak hastalıktan veya yaşlılıktan ölerek hel’e gidenlerin istekleri karşılanırdı. savaştayken ölenlerin ruhları bedenlerinden ayrılırdı. savaş alanına gelen dişi bakire meleğe benzeyen varlıklar olan valkür ler, bu savaşçıların ruhlarını valhalla’ya taşırdı. valhalla’ya giden savaşçılar burada odin ile karşılaşırlardı. valhalla, sonsuz ziyafetlerin olduğu ve insanların gün boyunca savaştığı bir diyardır. ancak valhalla’daki yaşam sonsuza kadar sürmeyecektir. odin, ragnarök günü bir savaşa katılacaktır ve bu savaşta yenilerek ölecektir. odin bu savaşın sonucunu bilse de, savaşmadan pes etmek istemediği için kendisine savaşçılar yetiştirmektedir. valhalla’ya gelen savaşçılar da ragnarök günü odin ile birlikte öleceklerdir.
submitted by Arnoldcivardagezer00 to KGBTR [link] [comments]


2020.07.30 01:55 kyliax Geceye bir Aziz Nesin hikayesi

Kung-Su, Güney Çin Denizinde küçük bir balıkçı kasabasıdır. Şirin kasabanın hemen bütün halkı, balıkçılıkla geçinir…
Pung-Çiyang’ın balıkçı kahvesinde bir sabah, nerden, nasıl geldiği belli olmayan bir kedi yavrusu miyavlamaya başladı. İhtiyar Pung, sıska kedi yavrusunu iri avuçlarının arasına aldı. Küçük tekirin süt mavimsi gözlerine baktı,
– Seni bana Allah gönderdi!.. diye söylendi. Sonra çırağına,
– Bu küçüğün adı, Çung-Ban… Buna iyi bak!.. dedi. Çung-Ban, küçük maskara, birkaç gün içinde gelişti, büyüdü. Yalnız Pung Amca’nın değil, bütün müşterilerin sevgilisi oldu. Çung-Ban’ın kötü bir huyu vardı, hırsızlık… Aşağı yukan her kedi hırsızdır. Ama Çung-Ban gibisi görülmemiştir.
Daha altı aylık var yoktu, bütün komşular şikayete başladılar. Her sabah, daha gün ağarmadan vazifesine sadık bir memur gibi, işe çıkar, öğleye kadar bütün mahalleyi talan ederdi. Girmediği mutfak, kanştırmadığı teldolap yoktu. Ocakta kaynayan tencerenin kapağını açıp, içinden sıcak sıcak bir parça balığı çalmadığı gün olmazdı. Çung-Ban’ı, bütün zararına, hırsızlığına rağmen herkes seviyordu. Çünkü, o kadar kurnazca hırsızlık yapıyordu ki, onun yüzünden zarara uğrayanlar bile, bu hırsızlıkları Çung’un muziplikleri diye karşılarlardı.
Bir gün, Pung Amca’nın kahvesine bir müşteri geldi. Elindeki balık dolu kesekağıdını rafa koyduktan sonra, kağıt oyununa daldı. Neden sonra kahveden çıkarken elini raftaki kesekağıdına atınca, ağzı bir karış açık kaldı. Kesekağıdının hiçbir yeri bozulmamıştı, fakat içi balık yerine havayla doluydu. Yalnız, altından bir delik açılmıştı. Çung’un, bu kadar kalabalık müşteriden hiçbiri farkına vamadan, balıkları teker teker kesekağıdından boşaltması, herkesi şaşırtmıştı.
Çung’un hırsızlıktaki maharetinin bu kadar takdir edilmesinin önemli bir sebebi vardı. Kung-Su kasabasında hırsızlık etmeyen insanın on paralık itibarı yoktu. Çalmak ayıp değildi. Ayıp olan, çalarken yakalanmaktı. Hırsızlık sırasında yakalananlar, bütün kasabada beceremedikleri işi yüzlerine, gözlerine bulaştırdıkları için rezil olurlardı. O kadar ki, hırsızlık yapmayan erkeğe, karısını geçindiremez diye kız vermezlerdi.
Kung-Su kasabasının sembolü haline gelen Çung, yıldan yıla efsanevi bir yaratık oldu.
Ondört yaşına gelince, zavallı Çung’un gözlerine perde indi. Görmeyen gözleriyle de, bir zaman mesleğine devam etti.
Bir insan gibi mutfak kapılarının mandalını açar, ocağın başındaki kadın, başını arkasına döndürünceye kadar, ızgaradaki balığı kapar kaçardı.
Kocalarına akşam yemeği yetiştiremeyen geveze kadınlar, hırsız Çung’u bahane ederler,
– Ne yapayım? Balığı ocaktan Çung çaldı!.. derlerdi.
Bir sabah, Çung’un cesedini yüksek bir duvarın dibinde buldular. Çung, vazife başında ruhunu teslim etmişti. Bütün Kung-Su kasabası halkı, gözyaşı döktü, matem tuttu. Çung’a büyük bir cenaze töreni yapıldı. Çoluk çocuk, genç ihtiyar, mezarının başında toplandılar.
Çung’un arkasından, kasabayı bir sessizlik aldı. Ama iki ay sonra bir mucize oldu.
Zavallı Çung’un mezarı üstünde büyük bir bina yükseldi: Vergi dairesi…
Kung-Su kasabası halkı, birbirlerine vergi dairesini gösterip,
– Çung’un ruhu hortladı!.. dediler.
submitted by kyliax to KGBTR [link] [comments]


2020.07.29 15:08 griljedi GRRM - 2008 Söyleşileri

- GRRM, 5. kitap için “Anti-Kahramanlar” konulu panelde, Jon’un yakında, geçmişte gördüğümüzden daha gri bir karakter haline geleceği yorumunu yaptı (Gilly’i ölümle tehdit etmesi gibi ufak tefek noktaları kast ettiği aşikar ve ölümüyle beraber sonraki kitaplarda daha karanlık, gri bir karakter haline geleceğinin imasını da yapmıştı).
- Valyria çelikleri her zaman pahalıydı ama “kıyamet” sonrası daha pahalı hale geldi. Silah yapımı dışında (çatal vb.) birkaç öğenin yapımında da kullanıldığı olmuştur.
- Daena, bir Targaryen kraliçesinin asla kendi başına yönetemeyeceğini belirleyen Ejderhaların Dansı olmasaydı nasıl kraliçe olabileceği hakkında şikayet ederek Daemon Blackfyre’ın isyanına öncülük etti mi?
Kesinlikle mümkün ama Aegon'un Blackfyre'ı piç oğluna halkın önünde armağan etmesi yüzünden belki de onun kral olması gerektiği konusunda yaygın şekilde konuşulmaya başlandı.
- Fetih’ten bu yana savaşlar ve isyanlar dışında hiçbir büyük hanenin yok edilmemesi garip değil mi?
Seri daha bitmedi (aha, en az bir haneye güle güle diyeceğiz sanırım).
- Cyvasse, herhangi bir belirli oyundan mı esinlenildi?
Biraz satranç, biraz blitzkrieg, biraz strateji. İyice karıştırın ve hayal gücü ekleyin(Blitzkrieg: Almanların temel saldırı doktirini; hızlı ve ani saldırılarla düşmanın düzenli bir savunma kurmasını engelleyip, yok etmek).
- "Zihninizin kulağında," Westeros'un farklı bölgelerindeki aksanları gerçek hayattan aksanlarla eşleştiriyor musunuz yoksa Dornelu ağır konuşma gibi detaylar öncelikle arka plan rengi midir?
Evet, Westeros'un bölgesel aksanları var. Onları fonetik yazım hatalarıyla tasvir etmeye çalışma fikriyle biraz oynadım ve aslında biraz daha az eğitimli karakterlerle biraz yapıyorum ama bu şekilde delilik oluyor. Aksanları sözdizimi ve sloganlarla telkin etmeye çalışıyorum(Demek Dorne dışında da aksanlı konuşuluyormuş, pek fark etmedim, belki ana dilinde okumadığımızdan).
- GRRM, Davos Seaworth'un Annenin dualarına cevap verdiğini gerçekten duyup mu yoksa bir sanrı mıydı? Belirsiz olmasını mı istediniz?
Öyleydi. Bu yüzden soruyu cevaplamayacağım. Okurlarım kendi sonuçlarına varmakta özgürdürler.
- Okuyucularının hikayeye çok katılmasını mı tercih ediyorsunuz yoksa sadece harika hikayeler olarak okumalı mı ve onlar hakkında fazla düşünmemeli mi?
Bence her yazar, eserinin dikkatle okunmasını takdir ediyor. Ne de olsa yıllarca bu kitaplar üzerinde çalışıyoruz. Sonra ortaya çıkıyorlar ve okuyucular günlerce hatta saatler içinde onları yuruyor. Bu, bir anlamda çok sevindirici ama aynı zamanda tüm incelikli notları ve küçük kurnazlıkları ve zekice imaları ve ironileri ve cümle dönüşlerini çok uzun süre terlediğimiz duygularını kaçırdıklarını düşünürsek sinir bozucu olabilir. Tekrar okumaya dayanacak kitaplar yazmaya çalışıyorum, böylece her okuduğunuzda takdir etmek için daha fazlasını bulacaksınız ... ve bu nedenle okuyucular bana kitapları yeniden okuduklarını söylediklerinde çok heyecanlanıyorum(Her defasında zevkle okuyoruz, tontiş ama sen de bitir artık şu kitapları ki biz de heyecanlı olalım!).
- Ulukurtların bölümlerini yazmak nasıl bir şey?
Gerçekten imkansız. Taslaklara bakıp "bir kurt bu kelimeyi bilemezdi" diyordum. Tabii ki bir kurt gerçekten HERHANGİ bir kelime bilemez ama herhangi bir kelime olmadan yazmak zordur. Tek yapabileceğim bu bölümleri tatlandırmak, kurdun dünyayı bir insanınkinden çok farklı algıladığını telkin ediyorum ... ama her zaman çok ileri gidip gitmediğimi veya yeteri kadar ileri gidip gitmediğimi merak ediyorum.
- Serçeparmak, Gauis’dan mı esinlenildi?
Kesinlikle hayır. Gaius Caligula deliydi ama Petyr Baelish olabildiğince aklı başında. Caligula göz alıcıydı ve dikkatleri kendine çekerdi. Serçeparmak daha zekice davranır.
- Tyrion neden bu kadar harika ve yazılmasına ilham veren şey neydi?
Çok çeşitli kaynaklardan ilham alınmıştır. Ben dahil. Ben daha uzunum.
- Favori karakter sorusuna “Tyrion. Arya da yazmak eğlencelidir.” cevabını verdi (klişe soruları sormayın, kaç kere aynı şeyi demek zorunda?).
- Ormanın çocukları elfler gibi mi ve yanlarında başka ırklar var mı?
Hayır, elf gibi değil. Onlar, çocuk gibi işte. Westeros'un da devleri var, bu yüzden dünyamda başka ırklar var ama elf yok.
- Serinin sonunda dünyanın tam bir haritası olacak mı?
Tüm dünya? Hayır kesinlikle olmaz. Orta çağların hiçbir Avrupa haritası muhtemelen Amerika veya Avustralya'yı içeremezdi ve Çin ve Hindistan hakkındaki fikirleri bile ... ah, yanlıştı.
Eylemin gerçekleştiği bölgeler, karakterlerin hareket ettiği yerler? Evet.
- Çok eşli evlilikler Westeros'ta, özellikle Targaryenler söz konusu olduğunda, bugün kabul edilebilir mi?
Bazı büyük ateş soluyan ejderhalarınız varsa, insanların normalde sorun yaşayabilecekleri birçok şeyi kabul etmelerini sağlayabilirsiniz.
- Cersei’ye bir POV vermenin arkasındaki niyet onu daha sempatik yapmak mı ya da yapmamak mı?
Karakterlerimin "sevimli" veya "sempatik" olup olmadığı konusunda endişelenmiyorum. Benim ilgilendiğim şey onları gerçek ve insan yapmaya çalışmak. Eğer tamamen üç boyutlu bir karakter yaratabilirsem, okurlarımdan bazıları onu sevecek ya da sevmeyecek ve bu benim için sorun değil. Sonuçta, gerçek insanlar gerçek dünyadaki gerçek insanlara böyle tepki verir. Politikacılar ve film yıldızları hakkındaki görüşlere bakın. HERKES belirli bir karakteri seviyorsa veya ondan nefret ediyorsa, muhtemelen kartondan yapılmış olduğu anlamına gelir. Bu yüzden okuyucularımın kimleri sevdiklerine, hayran kaldıkları, nefret ettikleri, acıma, sempati duydukları, vb. Karar vermelerine izin vereceğim. Sansa, Cat, Jaime ve Theon gibi karakterlerin herkeste farklı duygular yaratması/intiba yaratması bu işi doğru yaptığımı gösteriyor demek.
- İnanç Militanları, haçlılardan mı esinlen me?
Genel hatlarıyla da olsa evet.
- Sandor ve Sansa buluşacak mı?
Neden? Tazı öldü ve Sansa da ölü olabilir. Sadece Aleyna Taş var.
- Seride Arya’nın rolü ne olacak?
Yorum yok.
- Ashhai, Yi Ti gibi doğu bölgelerinde bir POV görecek miyiz?
Bazıları belki. Fantasyland’ın Kaba Kılavuzu’nda – bu arada şişme bir kitaptır- ortaya konan bir kurama göre, sonunda her karakterin haritada gösterilen bölgeyi ziyaret etmesi gerektiğini desteklemiyorum.
- Jon ve Dany ileride buluşacak mı?
Okumaya devam edin.
- Oberyn Martell, İsyan sırasında neredeydi?
İyi soru. Hazırlıksızım, cevabı hatırlamıyorum. Belki Dorne'de, belki de bir kiralık birlikte dar denizde. Emin olmak için notlarımı kontrol etmeliyim.
- Hiç Winterfell'in iktidarında bir hanım veya Kış Kraliçesi oldu mu?]
Hayır. Her ne kadar bir gün Winterfell'e seyahat ettikleri ve Dişi Kurtlar ile tanıştıkları Dunk & Egg hikayesini yazmayı umsam da.
- Soylu leydiler, konuklara hizmet etmek, peynir yapmak gibi birçok pratik şey için eğitiliyor mu?
Sansa sadece genç bir leydiden daha fazlası. O sadece bir soylu değil, Westeros'un en güçlü soylularından birinin kızı. Büyük haneler küçük hanelerin üstünde olduğu gibi, küçük haneler de halkın çok üzerindedir.
Peynir yapmaz, hayır ama Arya eğlenceli olacağını düşünebilir.
- Eğer Kargaların Ziyafeti ikiye bölünmeseydi, kimin açılış POV’u kalacaktı (Varamyr, Pate)?
Pate.
- Mace Tyrell ve Dikenler Kraliçesi, Loras’ın cinsel tercihinin farkında mı?
Evet.
- Dul’un Feryadı şu an nerede?
Hala Kızıl Kale’de, Tommen’ın onu kullanabileceği yaşa gelmesini bekliyor(Daha çok bekler).
- LF’nin Bran’ın öldürülmesi meselesinde Joff’un üstünde bir etkisi var mıydı?
Littlefinger, Joff üzerinde belirli bir gizli etkiye sahipti ... ama Winterfell'de değildi, bunun hatırlanması gerekiyor.
- Arya, Tazı’yı istemediği için mi yoksa acı çekmesi için mi öldürmedi?
Evet. (Ulan insan iki soru değil, belirli tek bir soru sorar, hangisine evet dedi şimdi?)
- Çok eşlilik hakkında bir soru üzerine... Zalim Maegor'un birden fazla karısı var, bu yüzden emsal vardı. Bununla birlikte, Targaryen krallarının düzeninin etki kapsamının genişliği, İnanca ve diğer lordların görüşlerine karşı artık ejderhaları olmadığından, belirgin bir şekilde azaldı(kısaca ejderha olmadığı için Targaryenler istedikleri şeyi yapma konusunda eskisi kadar rahat değilmiş). Bir ejderhanız varsa, istediğiniz kadar eşiniz olabilir ve insanların itiraz etme olasılığı daha düşüktür.
- Doran neden Renly’nin davasına destek vermedi?
Doran, ister cvasse ister taht oyunları olsun, kazanmak için oynar. Muhtemelen Renly'yi kazanan olarak görmedi. Dorne ve Highgarden arasındaki düşmanlık da bir rol oynadı, eminim.
- Chataya'nın ziyaretlerini gizlemek için gizli tünelini yapan El Tywin miydi?
İlginç bir kuram(yeme bizi GRRM :D ).
- Pycelle neden Lannisterlara bu kadar sadık?
Kesinlikle daha açığa vurulmamış bir arka plan var ama Pycelle'e sorarsanız, Diyar’ın yararına olacak şekilde hareket ettiğine ısrar ediyordu(Yoksa o bir Lannister piçi mi? :D ).
- Melisandre neden Stannis’in AA olduğuna inanıyor? Onu aramış mıydı yoksa Selys mi getirdi?
Ejderhaların Dansı’nda fazlasını öğreneceksiniz (çok bir şey gördük denemez).
- Maegor’un ölümü... kim ve neden?
Fazlası açığa çıkacak... bir yerde veya başka bir yerde.
- Kargaların Ziyafeti'nin isimlerden ziyade betimleyici başlıklarla başlamasının bir nedeni var mı?
Evet.
- Arya neden Kargaların Ziyafeti'nde Lord Snow'a yapılan referansı tanımadı?
Bunu düşünmeyi okuyucularıma bırakacağım.
- Benjen neden NW’ye katıldı?
Güzel soru, bir gün cevabı alacaksınız ama bugün değil.
- Rhaegar’ın cesedine ne oldu?
Targaryen geleneğine göre yakıldı.
- Sansa'nın hikayesi ile "The Bear and Maiden Fair" şarkısı arasında herhangi bir bağlantı var mı?
Y
Görmemiz gerekecek.
- Asshai’yi görecek miyiz?
Hiç değilse sadece flashback ve anılarda (hmm o zaman Dany’nin Asshai olayı yalan mı oldu? Anı vs. ise bu olsa olsa Melisandre’nin olur).
submitted by griljedi to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.07.05 17:10 oguzkra1 Recep Tayyip Erdoğan'ı neden seviyorum sıralı liste

İlk gençlik yıllarında sosyal hayat ve siyasetle iç içe bir yaşam sürdüren Erdoğan, acaba o zamanlar, bir gün REİS diye anılacağını, böyle sevileceğini hayal edebiliyor muydu?
İnsan ne çok hayal kurup vazgeçiyor. İşte vazgeçmeden, bir şeye tutkuya bağlanmak böyle bir şeydi. Sonunda hep gülüş, hep başarı getiriyordu. Bir gün koskoca bir ülkenin sorumluluğunu almak, koskoca bir tarihin yükünü sırtlanmak büyük, çok büyük bir hayaldi elbet. Gençliğinde durup birine anlatmaya kalksan insanların sana gülmeden edemeyeceği kadar büyük.
Demek ki bazen sessiz hayaller kurmak gerekiyordu. İşte bu biyografi, Erdoğan’ın çocukluktan bu yana kaybettiklerinin; ama en çok kazandıklarının ve elbette kazandırdıklarının hikayesiydi. Çünkü O, sessiz hayaller kurup, sağlam adımlar atmayı bilmişti…
Bugün 26 Şubat! Erdoğan'ın doğum günü. Cumhurbaşkanımız 65 yaşında. Kutlu olsun!
📷

Çocukluğu

Recep Tayyip, 26 Şubat 1954’te İstanbul’un Beyoğlu ilçesi Kasımpaşa semtinde Tenzile Hanım ve Ahmet Bey’in oğlu olarak dünyaya geldiğinde, ailesi ona “Recep Tayyip Erdoğan” adını verdi. Recep adını doğduğu gün Hicrî takvime göre Recep ayına denk geldiğinden, Tayyip’i ise, dedesinin adı olduğundan tercih etmişlerdi.
Babası Ahmet Bey, “Bakatalı Tayyip” olarak anılan Tayyip Efendi’nin oğluydu.
Tenzile Hanım, Ahmet Bey’in ikinci evliliğiydi. İlk evliliğini Güneysu’dayken Havuli Hanım ile yapmıştı. Bu evlilikten Mehmet ve Hasan adını verdikleri iki çocukları olmuştu. Ahmet Bey İstanbul’da Şirket-i Hayriye’ye kıyı kaptanı olarak girdi. Hanuli Hanım ile evlilikleri sona ermişti. Burada Tenzile Hanım ile tanıştılar. Ve Ahmet Bey 2. evliliğini Tenzile Hanım ile yaptı. Bu evlilikten Recep Tayyip, Mustafa ve Vesile dünyaya geldi.
Recep Tayyip, sakin ve yeri gelip yokluğu hissettiği bir çocukluk geçirdi. “Reis Kaptan” lakabıyla anılan babası Ahmet Bey’in çocukluğundan gençliğinde karakteri üzerindeki etkisi yadsınamazdı. En çok tatil günlerinde babasının kendisini motorla, Galata ve Tophane’de gezdirdiği zamanları seviyordu. Babasını en iyi bu gezilerde gözlemliyor, sert mizacının altındaki sevilesi adamı fark ediyordu.
Çok asabiydi gerçekten Ahmet Bey. Ve tabii bu asabiyetinin yanında çok da disiplinliydi. İşte Recep Tayyip'i babasına benzeten de bu yanıydı. Özünde asabi yanından korksa da, bu korku o tatlı baba korkularındandı.
📷

Yamalı ayakkabılarla okul yolu

Recep Tayyip, okul hayatına Kasımpaşa’da başladı. Piyale Paşa İlköğretim Okulu’na kaydolmuştu. Okul evlerine yakın değildi. Annesi, onları her gün okula götüremiyordu. Yaz kış demeden, yarım saatlik yolu yamalı ayakkabılarla gidip geliyorlardı.
Durumları pek iyi değildi işte. Her çocuk karınca kararınca bir işin ucundan tutup eve para getirmeye bakardı. Recep Tayyip de annesinin içini suyla doldurduğu bakraçlara buz koyar, mahallelerindeki futbol sahasında soğuk su ve simit satardı. Yatılı okul zamanları geldiğinde de, babasından aldığı harçlıklar kitap masrafına yetmediğinde kartpostal satacaktı… Yazları ise, Rize’ye giderler; çay ve fındık toplarlardı.
Küçük şeylerle mutlu olmayı öğrenmiş koca yürekli çocuklardı onlar. Sokakta oyun oynayacak, kendi oyunlarını kuracak kadar da şanslılardı. İlkokulda teneffüs saatini iple çekerler, kağıtları buruştura buruştura bir araya getirip top yaparlardı. E haliyle birkaç oyundan sonra güzelim ayakkabılar delik deşik, yamaya gönderilir; okul yolunda yamalı ayaklarla bir kısır döngü başlardı.
📷

Hayatının dönüm noktası

Recep Tayyip, 5. Sınıfta hayatının dönüm noktasını yaşadı. O gün, İmam Hatip, onların da hayatına girdi. Okul müdürü, “namaz” konusunu işliyordu. Derste “Kim namaz kılacak?” diye sorduğunda Recep Tayyip parmağını kaldırdı. İhsan Hoca, öğrencisinin namazını izledi. Çok geçmeden babası Reis Bey’i okula davet etti. Ona: “Biz Tayyip’i İmam Hatip okuluna gönderelim” diye fikrini bir çırpıda belirtiverdi. Recep’in kaderi işte o gün değişti belki de. Babası, biraz duraksadı ve “Nasıl takdir ederseniz” dedi. Recep, Piyale Paşa İlkokulu’ndan 1965’te mezun oldu.
Bu nasıl düşündüğüne, nereden baktığına göre değişen bir kader noktasıydı. Çünkü Recep Tayyip, o dönemde imam hatip mezunu olmanın, ülke içinde üniversite kapılarının kapalı olduğu anlamına geldiğini bilmiyordu henüz. Yatılı okuduğu Fatih’teki İstanbul İmam Hatip Lisesi’nden 1973’te mezun oldu. Kendi deyimiyle bir mücadelenin içinde olduğu zamanlardı. Üniversite konusunda yaşadığı kısıtlamalar sebebiyle liseyi bitirmek için dışarıdan bitirme sınavlarına girdi ve fark olarak gösterilen dersleri verdi. Mücadeleden sağ çıkıp geleceğe yüzünü dönebildi ve Ekim 1973’te Eyüp Lisesi’nden mezun olup ikinci bir lise diploması aldı. Aynı yıl İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ne bağlı Aksaray İktisadi ve Ticari Yüksekokulu’na girdi.
1977-1978 döneminde Akademi bünyesindeki yüksekokullar İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Ticari Bilimler Fakültesi adı altında birleştirildi. Recep Tayyip de, Şubat 1981’de mezun oldu. Kurum Temmuz 1982’de kurulan Marmara Üniversitesi’ne bağlandı. Diplomasında adı geçen kurum ise, Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi oldu.
Yıllar sonra dönüp bu günlere baktığındaysa en çok sosyal birisi oluşunu takdir edecek ve “İyi ki yapmışım” diyecekti. Çocukluğundan beridir asla asosyal biri olmamıştı. Siyaseti takip etmeye erkenden başlamıştı. Özellikle ortaöğretim boyunca yaşadığı süreç, geleceğini şekillendiren ilk zamanlardı; en değerli safir taşlarından örülmüş zamanlar…
Öyle ki yıllar sonra bir röportajı sırasında şunu diyecekti: “O dönemler olmamış olsaydı, bunlar olmazdı. O sosyal yaşam beni daha sonra siyasete taşıdı. Siyasette de ondan sonrası devam etti".
📷

Futbol merakı

Arkadaşları arasında en çok o severdi top oynamayı. Teneffüs arasında yapılacak 10 dakikalık maçın lezzetini dahi tam tadabilmek için o kağıttan topları kendisi yapardı çocukken; topa ilk ayak vuran o olurdu…
Kağıt topların peşinden koşarken, bayramlarda seyranlarda biriktirdiği harçlıklardan bir top almanın sevincinde, mahallede top koşturdu. Sonra mahalle takımı derken, ilk transferini amatör kümede yaşadı. Bu transferin ücreti 500 liraydı. Recep Tayyip, bir yandan seviniyor, belki bir yandan da futbol sahasında ne kadar su, simit satsa bu parayı kazanırdı, onu hesap etmeye çalışıyordu.
Onun futboldan asıl kazancı para değildi aslında. Terimlerin anlamını zamanla kavrayacak olsa da, kolektif düşünmeyi ve dayanışmayı öğrenmişti. Üstelik sözlük anlamlarının karşılığı olması yanında, bunu gerçekten hissederek öğrenmişti.
Temmuz 1974’te İETT’de geçici işçi statüsüyle işe başladığında da kurumun futbol takımında top koşturmaya devam etti. 18 Haziran 1981’de görevinden istifa etti. Buradan sonra bir süre de amatör takımlardan biri olan Kasımpaşa Erokspor’da oynadı.
📷
(Solda Emine Erdoğan, sağda Tenzile Erdoğan ve kucağında da ilk oğul Ahmet Burak - Asker ziyareti sırasında)

Siyasi kariyerine başlarken

Recep Tayyip, siyasi kariyerine oldukça erken başlamıştı. İlk adımı lise yıllarında “Milli Türk Talebe Birliği”ne girerek attı. 1975’te, üniversitedeyken daha resmi bir adım daha attı ve Milli Selamet Partisi’nin Gençlik Kolu Başkanlığı’na; 1976’da ise, İstanbul İl Gençlik Kolları Başkanlığı’na seçildi. Bu görevi, MSP, 12 Eylül Darbesi sonrasında kapatılana kadar devam etti.
1982’de askerlik görevi için siyasete ara verdi. Acemi birliğinde geçen 4 aylık süreçte Tuzla Yedek Subay Piyade Okulu’ndaydı. Usta birliği döneminde ise, İstanbul Kağıthane’deki 3. Kolordu 6. Piyade Tümeni 77. Piyade Alayı Karagâh Servis Bölüğü’nde kantinlerin idaresinden sorumluydu. Bu görev sırasında su, simit sattığı zamanlar ne sıklıkla düşüyordu acaba hatırına…
Siyaset, damarlarında akan kandan farksızdı artık, kendini oraya ait hissediyordu. Askerliği biter bitmez kaldığı yerden devam etti; daha da ilerleyecekti. Dönüşü 19 Haziran 1983’te kurulan Refah Partisi’ne katılarak yaptı. 1984’te de Beyoğlu İlçe Başkanı oldu. 1985’te düzenlenen kongrede, “Merkez Karar ve Yürütme Kurulu Üyesi” seçildi ve aynı yıl partinin İstanbul İl Başkanlığı’na getirildi.
20 Ekim 1991’de yapılan genel seçimlerde Refah Partisi, Milliyetçi Çalışma Partisi ve Islahatçı Demokrasi Partisi ile ittifak yaptı. Erdoğan da, Refah Partisi’nin İstanbul 6. Bölge 1. sıradan adayı olarak seçimlere katıldı. Refah, İstanbul’dan yüzde 16,73 oy aldı.
Erdoğan, 19. Dönem Milletvekili olarak TBMM’ye girmişti. İlk kez gerçekleşen bir uygulama vardı. Seçmenler, parti milletvekillerini sıralamaya bakmadan tercih edebiliyordu. Bu tercihli oy sisteminde seçmenler, tercihini ikinci sıradaki aday Mustafa Baş’tan yana kullandı. Erdoğan için sandıktan çıkan oy 9 binken, Baş için 13 bindi. Sonuçlar açıklandıktan birkaç gün sonra da Erdoğan’ın milletvekilliği Mustafa Baş’a geçti.
📷

Erdoğan evlendi

Erdoğan, 4 Temmuz 1978’te bir konferans verdi. Emine Gülbaran ile de işte bu konferans sırasında tanıştı. Bu adam, bir gün ülkede Başkan olacaktı. Emine Hanım, o gün ileride Türkiye’nin “First Lady”si olacağından habersiz, Erdoğan’ın ışığına kapıldı.
Karşılıklı yansıyan bu ışık, onlara bir evlilik ve 4 evlat getirdi. Kızlarına Esra ve Sümeyye; oğullarına ise, Ahmet Burak ve Necmeddin Bilal adlarını verdiler.
📷

Erdoğan tutuklandı

Erdoğan, 28 Aralık 1986’da yapılan Milletvekili ara seçimlerinde Refah Partisi İstanbul adayı olarak gösterildi; ancak seçilemedi. 26 Mart 1989’da ise, Beyoğlu Belediye Başkanı adayıydı. Yüzde 22,83 oranında oy alsa da yeterli olmadı. Sosyal Demokrat Halkçı Parti adayı Hüseyin Aslan’ın oy oranı, yüzde 29,29’du.
Erdoğan, sonuç birleştirme tutanaklarında usulsüzlük olduğu gerekçesiyle sonuçlara itiraz etti. Ancak İlçe Seçim Kurulu Başkanı 2. Asliye Ceza Mahkemesi Hakimi Nazmi Özcan da kendisine hakaret ettiği gerekçesiyle Erdoğan’ı mahkemeye verdi; 18 aydan 2 yıla kadar hapis istemiyle yargılanacaktı.
Dava, Beyoğlu 1. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü; ama Erdoğan duruşmaya katılmadı. Hal böyle olunca mahkeme, hakkında gıyabi tutuklama kararı verdi. Erdoğan, bir ay sonra 27 Nisan günü tutuklandı. Bir hafta Bayrampaşa Cezaevi’nde kaldıktan sonra kefaletle serbest kaldı.
Mahkeme ise, kendisine hakime hakaret suçundan 6 ay hapis ve 20 bin lira para cezası vermişti. Ancak TCK’nin 72. Maddesi uyarınca hapis cezası tecil edildi ve para cezasına çevrildi.
📷

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Erdoğan

Refah Partisi, 27 Mart 1994 yerel seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı adaylığı için Recep Tayyip Erdoğan, Ali Coşkun, Temel Karamollaoğlu, Veysel Eroğlu ve Nevzat Yalçıntaş için kamuoyu araştırması yaptırıyordu.
15 Ocak 1994’te partinin başkanı Necmettin Erbakan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday ismin Erdoğan olacağını açıkladı. Seçim sonuçları Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı olduğunu gösteriyordu.
Erdoğan, Başkanlık döneminde, 4 milyar dolarlık bir yatırıma imza attı; trafik ve ulaşım sorununa karşı 50’den fazla köprü ve çevre yolu inşa edildi.
📷

Erdoğan’ın hapse girme süreci

Tarih 6 Aralık 1997’yi gösteriyordu. Erdoğan, Siirt’te düzenlenen bir açık hava toplantısında yaptığı konuşma sırasında Ziya Gökalp’in, 1912’de, Balkan Savaşı’ndaki Türk askerleri için yazdığı “Asker Duası” şiirinden bir dörtlük okudu. Bu dörtlük şöyleydi;
“Minareler süngü, kubbeler miğfer
Camiler kışlamız, müminler asker
Bu ilahi ordu dinimi bekler
Allah-u Ekber, Allah-u Ekber”.
Erdoğan, okuduğu bu dörtlüğün, bu haliyle Ziya Gökalp’e ait olduğunu dile getirmiş ve şu açıklamada bulunmuştu: “Konuşmamın bütünü incelendiğinde milli birlik ve beraberlik mesajı verildiği görülür”.
Erdoğan’ın konuşmasıyla ilgili bir inceleme başlatıldı. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, Erdoğan’ın yaptığı konuşmanın görüntülerini inceledi. Görüşlerini, Refah Partisi’nin kapatılması istemiyle açılan davanın görüşüldüğü Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’na iletti.
Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığı, Erdoğan hakkında yürütülen “Türk Ceza Kanunu’nun 312/2 maddesi uyarınca “Halkı din ve ırk farkı gözeterek, kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek” suçlamasıyla hazırladığı iddianameyi, 12 Şubat 1998’de tamamladı.
Erdoğan, 1 yıldan 3 yıla kadar hapis istemiyle yargılanmaya 31 Mart’ta başlandı. Dava 21 Nisan’da, Erdoğan’ın hakkında iddia edilen suçu işlediği yönünde sonuçlandı. Erdoğan, 1 yıl hapis ve 860 bin TL ağır para cezasına çarptırıldı. Ancak duruşmadaki hali göz önünde bulundurularak cezası 10 ay hapis ve 176 bin 666 lira para cezasına çevrildi.
Erdoğan, 3 Haziran’da açıklanan gerekçeli karara göre, “Siirt’te yaptığı konuşma, dindar ve dindar olmayan kesimler arasındaki gerginliği canlı tutmaya çalışıyordu”. Erdoğan, “Bunları inanç birliği maksadıyla söyledim; benim referansım İslam’dır” açıklaması yapsa da, inandırıcı bulunmadı. Kararda yer alan “cezanın ertelenmesine yer olmadığı” ibaresine karşı olarak oy çokluğu için Yargıtay’a başvurma hakkını kullandı. Mahkemenin verdiği kararı, 23 Eylül’de, Yargıtay 8. Ceza Dairesi, bire karşı dört oyla onaylandı. Bu kararın ardından Erdoğan’a siyasi yasak getirildi; artık bir partiyle veya bağımsız olarak seçimlere katılamayacaktı. O döneme ait Hürriyet Gazetesinin attığı şu manşet Türk medya tarihinin akıllara kazınan ifadelerinden biri olacaktı: "Tayyip'e şok ceza - Muhtar bile olamaz".
📷
Ceza infaz yasası gereği hapis cezası 4 ay 10 güne indirildi. Çeşitli ertelemelerden geçen cezanın ardından, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevini bıraktı. 26 Mart 1999’da cezasını çekmek üzere Kırklareli, Pınarhisar’daki Pınarhisar Cezaevi’ne girdi. 24 Temmuz 1999’da ise, tahliye edildi.
📷

Yasaklı döneminde Erdoğan

Anayasa Mahkemesi’nin, Fazilet Partisi’nin daimi olarak kapatmasının üzerinden çok zaman geçmemişti ki, bağımsız kalan milletvekilleri, yeni parti kurma çalışmalarını başlattı. Kendilerini “gelenekçiler” ve “yenilikçiler” olarak adlandırdıkları iki koldan yürüttüler bu süreci.
“Milli Görüşçü” olarak adlandırılan taraf, 20 Temmuz 2001’de, Recai Kutan’ın başkanlığında Saadet Partisi’ni; “değişimci” taraf ise, 14 Ağustos 2001’de, Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kurdu. Erdoğan, aynı zamanda partinin genel başkanlığına da seçildi.
“Biz milli görüş gömleğini çıkardık” demişti Erdoğan ve kullanılan bu ibare, muhafazakarların büyük tepkisini çekmişti. Bir yandan da sistemli bir çalışma içindeydiler. Yakında seçim vardı ve hazırlıklıydılar. 3 Kasım 2002’de düzenlenen seçimlerde Ak Parti yüzde 34,29 oy oranı ile birinci parti oldu.
Parti bu başarıları gösterirken, Erdoğan, siyasi bakımdan yasaklı olduğundan seçimlere katılamadı; milletvekili olamamıştı. 58. Hükümet, Abdullah Gül başkanlığında kuruldu.
Erdoğan, damarlarında akan kanda dahi siyasetin varlığını hissediyor olmalıydı. Duyduğu üzüntüyü içinde tutup, tekrar siyasi haklarına ulaşmanın yollarını arıyordu.
Siyasi yasağının kaldırılması için TBMM’ye yasa teklifi sunuldu. Aslında bu yasa değişikliği oy çokluğu ile kabul edilmişti, ancak dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, tasarının, “özenle, somut ve kişisel” olduğu gerekçesiyle veto etti. Bir süre aradan sonra, yasa değiştirilmeden tekrar oylamaya sunuldu; meclis tekrar oy çoğunluğu ile kabul etti. Bu kez, Ahmet Necdet Sezer de onayladı. Erdoğan’ın milletvekili olmaması için artık hiçbir engel yoktu ve sağlam adımlarla ilerleyeceği yolunda daha elde edeceği çok başarı vardı. Bu henüz başlangıçtı.
Aynı dönemde, seçimlerde Siirt Milletvekili seçilen Fadıl Akgündüz’ün milletvekilliğinin düşürülmesi, Erdoğan’a ani ve yeni bir kapı açtı. Siirt’teki seçimlerin tekrar yapılmasına karar verildi. AKP’nin ilk sıradaki adayı Mervan Gül adaylıktan çekildi ve Erdoğan, partinin birinci adayı olarak aldığı yüzde 85 oy oranı ile Siirt seçimlerini kazandı.
📷

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan

Erdoğan, artık milletvekiliydi. Tüm gençliği boyunca hayalini kurduğu birçok şey için zorlu yollardan geçmiş olsa da, ilk önemli adımı atmıştı.
Sonrası Erdoğan için fazla hızlı ve başarı doluydu. Abdullah Gül, Erdoğan’ın milletvekili seçilmesinin ardından, Cumhurbaşkanı Sezer’e, istifasını sundu. İstifası onaylanan Gül’ün ardından, Cumhurbaşkanlığından aldığı görevle, Erdoğan, genel seçimlerden yaklaşık 3 ay sonra, 59. Hükümeti kurdu.
Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında yaşayan, kendisini destekleyen ya da desteklemeyen her bireyin sorumluluğunu taşıyordu ve belli ki bu sorumluluğu daha uzun yıllar taşıyacaktı. Ak Parti, 22 Temmuz 2007’de yapılan 23. Dönem Milletvekili Seçimlerinde, aldığı yüzde 46,6 oy oranı ile milletvekili sayısını 341’e çıkardı. Bu aynı zamanda Erdoğan’ın ikinci kez başkanlık koltuğunu hak ettiği anlamına da geliyordu. Aynı durum çoğalarak üçüncü kez de tekrarlanacaktı.
12 Haziran 2011’de gerçekleştirilen 24. Dönem Milletvekili Seçimlerinde, Adalet ve Kalkınma Partisi, aldığı yüzde 49,83 oy oranı ve 327 milletvekili ile Erdoğan’a üçüncü kez hükümet kurma yetkisini kazandırdı.
📷

Başkanlık sürecinde alt yapı çalışmaları

Özellikle İstanbul’dan yola çıkarak söylenebilir ki, ülkenin en büyük sorunları arasında ilk sıralarda alt yapı ve ulaşım gelmekteydi. Bu sebeple Erdoğan, başkanlığı sürecinde en çok eğilimi bu iki konuya gösterecekti.
2003 yılı sonunda düzenlenen verilere göre ülke genelinde bölünmüş devlet ve il yollarının toplam uzunluğu 4,387 km, otoyollar 1,714 km iken, 2013’e gelindiğinde bu veriler, sırasıyla 20,807 km ve 2,244 km olarak kayıtlara geçecekti. Erdoğan, devletin yönetiminde bulunduğu süre içerisinde, 2014 yılı itibarıyla 471 km’lik bölünmüş devlet ve il yolu inşası gerçekleştirecekti.
Örnekleyecek olursak, 1993’te yapımına başlanan Bolu Dağı Tüneli ve 2000’de başlanan Nefise Akçelik Tüneli, 2007’de tamamlandı. 2003-2014 arasında, devlet ve il yollarında 41,2 km uzunluğunda 84 tek tüp tünel, 86,9 km uzunluğunda 46 çift tüp tünel, otoyollarda 1 km uzunluğunda tek tüp tünel ve 21,1 km uzunluğunda 12 çift tüp tünel açıldı. Tüm yollarda ise, toplam 64,3 km uzunluğunda 151 tek tüp ve 135,8 km uzunluğunda 75 çift tüp tünel hizmete sokuldu.
2004’te, Türkiye’nin ilk deniz altı tüneli olan Maramaray’ın inşası başladı. İstanbul Boğazından geçen Marmaray, 2013’te tamamlandı. 2011’de Avrasya Tüneli ve Konak Tüneli’nin temelleri atıldı. Konak Tüneli, 24 Mayıs 2015’te açılırken, Avrasya Tüneli 20 Aralık 2016’da hizmete girdi. Bu iki tünel Türkiye'nin rüya projelerinin ilk ürünleriydi.
İlk hattı 2009’da Ankara-Eskişehir arasında açılan Yüksek Hızlı Tren, daha sonra birçok ile yayıldı.
2013’te İstanbul Boğazı üzerine üçüncü köprü olarak konumlandırılan Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün yapımına başlandı ve 26 Ağustos 2016’da köprü açıldı.
2002’de 25 olarak kaydedilen havalimanı sayısı, Erdoğan sürecindeki çalışmalarla 52’ye ulaştı. İstanbul’daki üçüncü havalimanı inşası ise, 2014’te başladı. Şimdilerde ise İstanbul 3. havalimanın, 29 Ekim 2018'de faaliyete geçmesi bekleniyor.
Erdoğan, Mart 2014 itibarıyla 18’i hidroelektrik santral olmak üzere, 268 baraj inşasına imza attı. Ayrıca, 138 ayrı yerleşim biriminde kentsel dönüşüm ile TOKİ öncülüğünde toplu konutlar yapıldı.
📷

Eğitim süreci

En son 2002’de 11.3 milyar TL olarak kaydedilen eğitime ayrılan bütçe, Erdoğan süreci ile 2014’te, 78.5 milyar TL’ye ulaştı.
Yönetim sürecinde birçok başarılı proje oldu. İlki, 2003’te UNICEF işbirliği ile başlatılan “Haydi Kızlar Okula” kampanyasıydı. Kızların okula gitmesini, eğitim seviyesindeki eşitsizliği noktalamayı amaçlayan bu projenin yürüttüğü kampanya sayesinde, 2002’de yüzde 87 olarak kaydedilen kız çocuğu okullaşma oranı, yüzde 96’lara kadar yükseldi. Bu Cumhuriyet tarihi için rekor bir rakamdı...
Bir ülkenin refah seviyesi kuşkusuz eğitim seviyesi ile paralel seyrediyordu ve eğitimin son durağı üniversitelerdi. 2003’te 70 olarak kaydedilen üniversite sayısı ilk 5 yılda 130’u geçmişti bile. Ülkenin 81 ilinin her birinde en az 1 üniversite oldu.
Sadece okul açmakla bitmiyordu elbet; bir de içinde yürütülen sistem adına bir şeyler yapılmalıydı. 2010’da başlatılan Fatih Projesi kapsamında çeşitli okullarda bazı sınıflara akıllı tahta koyarak işe başlandı. Teknolojinin nimetlerinden faydalanmak gerekiyordu tabii. Çocuklara da tablet bilgisayar dağıtımı başlatıldı.
Sonra 2012-2013 eğitim-öğretim yılından itibaren 4+4+4 eğitim sistemiyle 8 yıllık zorunlu eğitim, 12 yıllık zorunlu kademeli eğitime çevrildi. Başta çok karşı çıkanlar, olmaz diyenler olsa da, çocuk dediğin bir genç ağaç, eğilmeyi bekliyordu. Artısıyla, eksisiyle aslında bu sistem, eğitimin insana zorunluluğunu vurguluyordu. Çünkü ne ilginçtir ki, insan dediğin varlık, zorunlu kılınmayan şeylerin pek heveslisi olmayabiliyordu…
📷

Ekonomik süreç

Ülkede, Ak Parti döneminden önce en son “Kara Çarşamba” olarak da bilinen 2001 Türkiye ekonomik krizi yaşanmıştı. Bu kriz, ülkenin beklenmedik ölçüde ekonomik daralmasıyla sonuçlandı. Dövizdeki yüksek artışa bankacılık sisteminin açmaza girmesi eklenmiş devlet büyük bir mali yükü sırtlanmak zorunda bırakılmıştı.
Bir algı var insanda; zengin hep zengin, fakir hep fakir. Uzun adam, nasıl olmuştu da insanların umudu oluvermişti. Yeni her zaman iyidir mottosunun ürünü müydü bu? 2003’te Erdoğan ülkenin Başbakanı olduğunda, yeninin her zaman iyi olduğunu kanıtlayan o can gelmişti sanki. Belki de karşılıklı güvenin getirisi dört koldan yapacaklarına odaklanan Erdoğan, 2003’ten 2009’a ekonomide büyük bir büyüme sağlamayı başarmıştı. Sayısal verilere göre bakarsak, bu yıllar arasında Türkiye’nin GSMH’si, dünya toplamının yüzde 1,11’inden, yüzde 1,3’sine yükseldi. Bu süreçte, Türkiye edindiği oranla, AB ülkeleri arasında en iyi performansı yakalamıştı. Ayrıca bu süre zarfında, Türkiye’nin Uluslararası Para Fonu’na olan borcu da bitirildi. Ve dahi Türkiye İMF olarak bilinen bu yapıya borç verebilecek ülkelerden biri olmuştu...
Bu başarı, Cumhuriyet’in kurulduğu zamandan bu yana edinilmiş en büyük başarılardan biriydi. Siyasi istikrar sağlandı, ekonomi güçlendi ve dolayısıyla sosyal refah seviyesi yükseldi. Uzun Adam, bu işi başarmıştı. Dönüp çocukluğunda köşede soğuk su satan Recep Tayyip’e teşekkür ediyor muydu acaba?
Çıkışlar kadar inişler de insanlar içindi. Uluslararası krizi takiben 2008’in son çeyreğinde, bir durgunluk başladı. Babalarınızdan sizin kulaklarınıza da yer etmiştir muhakkak; kemerleri sıkma zamanıydı. Durgunluk, 1 yıl sürdü. Türk ekonomisinde ciddi bir küçülmeye sebep olmuştu. İşsizlik oranı, yüzde 10’dan, yüzde 14’e yükseldi. Küresel bir ekonomik krizin etkileri Türkiye'de de kendini hissettirmiş ancak Türkiye güçlü ekonomik yaklaşımdan verilmeyen tavizler sayesinde bu krizi, tabir yerindeyse, ufak sıyrıklarla atlatmıştı. O dönem Erdoğan, bu küresel ekonomik krizin Türkiye'yi teğet geçeceğini söylemiş ve öyle de olmuştu.
Ülkede işler yeniden düzelmeye başlamış; 2010 ve 2011 GSYH, yüzde 9 ve yüzde 8’den daha fazla büyüme göstermişti. Türkiye’yi, Çin’den sonra dünyada en fazla büyüme gösteren ikinci ülke konumuna yükseltti. Bu büyüme, işsizlik oranının da, krizden önceki seviyelere düşmesini sağladı.
2011’de, cari işlemler açığı yüzde 10’luk oranla tarihinin en yüksek noktasına ulaştı; dünya rekoru kırmıştı. Türk Lirasının değeri de, aşırı sermaye girişinden etkilenerek yükseldi. Ak Parti, “Ekonomiyi yeniden dengeleme” başlığı altında bir uyum operasyonuna karar verdi. Bu proje etkisini şu rakamlarla gösterdi: Bütçedeki eğitim payı 2002’de yüzde 10 iken 2011’de yüzde 15’e yükseldi. Sağlık payı da yüzde 2.6’dan, yüzde 5.8’e yükseldi. Bu zaman zarfında GSYH reelde yüzde 50’den fazla yükseldiği için eğitim ve sağlık harcamalarının reel artışı, GSYH içindeki pay artışlarından daha fazla olmuştu.
submitted by oguzkra1 to RecepTayyipErdogan [link] [comments]


2020.06.28 10:43 MRDoomPlayer Beyler burasi minecraft elmas kilicim var

yedi yaşında ilkokula başladım. öğretmenimiz gerçek bir erdoğancıydı. erdoğancı eğitim sistemi tarafından yetiştirilmiş son derece ilerici ve aydınlık bir öğretmen. ilkokul kitaplarımızın kapağında erdoğan'ın resimleri vardı. matematik kitabında bile. sınıfımızın da her tarafında erdoğan'ın resimleri ve muhakkak bir erdoğan köşesi vardı. erdoğan'ın hayatını anlatan bir de dersimiz. erdoğan'ın çocukken amcasının tarlasında karga kovalamasına kadar öğrettiler bize. sabahları okula gelince ilk iş sıraya dizilip, erdoğan'ın yolundan yürüyeceğimize dair and içtik. en çok bağıran, öğretmenlerin gözdesi olurdu. tabi bunu okulun bahçesindeki erdoğan heykelinin hemen yanında yapıyorduk. ne mutlu bize ki kafamızı çevirip de erdoğan'a dair iz görmediğimiz tek bir santimetrekare yoktu. her baktığımız yerde onu görmemiz sağlanıyordu hür ve bağımsız erdoğancı öğretmenlerimiz tarafından. erdoğan'a olan sevgimiz ilkokuldan itibaren katlanarak artıyordu. milli bayramlarda en güzel erdoğan şiirlerini ezberledik. erdoğan'ın vesayetçileri nasıl kovduğunu, vesayetçilerin nasıl vatan hainleri olduğunu anlatan şiirler, şarkılar. erdoğan'ın çocuk sevgisi, ağaç sevgisi, spor sevgisi, at sevgisi, halter sevgisi, rakı sevgisi, (pardon rakı sevgisi yok karıştırdım.) içimiz erdoğan'la dolup taşıyordu. okulumuzun adı da tabiiki "recep tayyip erdoğan ilkokulu"ydu. ilkokul bitince recep tayyip erdoğan ortaokulu'na başladım. ama bunu "tayyip mahallesi"ndeki aynı isimli okulla karıştırmayın, bu "recep mahallesi"ndeki "recep tayyip erdoğan ortaokulu". ortaokulda erdoğancılık ve erdoğan'ın ilke ve inkilapları dersimiz vardı. yine kitapların ilk sayfalarında erdoğan resimleri, içerikte hoşgörüsü, ileri görüşlülüğü. (mesela biliyor musunuz salgın sürecinde çin'den gelen sağlık malzemelerinin parasını erdoğan ta o zaman ödemiş.) başka kim olacak ki, başka türk kahramını mı vardı? buradaki öğretmenlerimiz de hep erdoğancıydı. sokağımız da kusursuz dizayn edilmişti. her yüz metrede ya bir erdoğan heykeli, ya da bir erdoğan büstü vardı. yani bir erdoğan heykeli gözden kaybolmadan diğer erdoğan heykelinin menziline giriyorduk, böylece hiç erdoğansız kalmıyorduk. gözü hep üstümüzdeydi, bizi sürekli izliyordu. şiirler, şarkılar erdoğan çocuk korosu, erdoğan satranç takımı , erdoğan düşünce klübü... erdoğancılık basamaklarını hızla tırmanıyordum.10. yıl dombrasıyla da ortaokulda tanıştım. hani biz erdoğancıların yerli yersiz her yerde söylediğimiz marş. otoyollarla ördük ana yurdu dört baştan... orta okul bitince recep tayyip erdoğan lise'sine başladım. maalesef "recep tayyip erdoğan anadolu lisesi"ne puanım yetmemişti. ben kendimi gerçek bir erdoğancı oldum sanarken aslında erdoğancılığın daha yeni başladığını farkettim. "erdoğan'ın gençliğe hitabesi"ni ezberledik, bizim yerimize yazılmış "gençliğin erdoğan'a cevabı" bile vardı lisede. düşünsenize bizim vereceğimiz cevabı bile düşünüp ezberletmişlerdi bize. bizim vereceğimiz cevabı tabiiki bizden daha iyi biliyorlardı. erdoğan'ın yaptığı sınır ötesi operasyonları, ülke içindeki erdoğan rejimi muhalifleri ile haklı mücadelesini okuduk, sonunda hepsini perişan ettiğini keyifle öğrendik. hepsi özgürlük isteyen vatan hainleri imiş meğer. milli bayramlarda üzerinde erdoğan'ın "asker kepi takmış resmi"nin olduğu bayraklarımızla şehir meydanındaki en büyük erdoğan heykelinin önüne gidip, erdoğan'ı öven konuşmaları dinleyip her gün biraz daha erdoğancı olduk. her yaş grubu için bir erdoğan resmi bayramı vardı, bütün detayları düşünmüştü bizi erdoğancı olarak yetiştirmek isteyen cumhurbaşkanımız. ince ince planlamış ve uygulamıştı. erdoğan vatan demekti, millet demekti, özgürlük demekti, erdoğan'ı sevmemek vatana ihaneti. hatta "erdoğan sıradan birisidir" diyen bir çocuğu diğer erdoğancı arkadaşlarla birlikte bir güzel dövmüştük. yobaz köpek. kimbilir evde anası babası erdoğan karşıtı ne zehirli fikirlerle büyütmüştü örümcek beyinliyi. lise bitince recep tayyip erdoğan üniversitesi'ni kazandım. devlet, henüz yeterince erdoğancı olmadığımıza kanaat getirmiş olacak ki, burada da erdoğancılık dersi koymuştu. artık zaman zaman kusma hissi gelse de, ağzıma geleni yutup devam ediyordum. burada erdoğancı olmayan pek çok vatan haini ile tanıştım. adamlar resmen erdoğancılık dışında da fikirler olabileceğini savunuyorlardı. neymiş ülkede bir milyona yakın erdoğan heykeli olması garip değil miymiş? gerizekalılara bakar mısınız, bir milyon erdoğan heykeline garip diyor. sanki dünyadaki diğer devletlerin sistemlerinin kurucu liderlerinin birer milyon tane heykeli yok kendi ülkelerinde. cahiller işte. işte şimdi, ekşi sözlükteyim. erdoğancı arkadaşlarla birlikte erdoğan düşmanlarını linç ediyoruz. insan nasıl erdoğan'ın ülkesinde yaşayıp erdoğancı olmaz kafam almıyor. 2020 yılında erdoğan'ı sorguluyorlar, inanabiliyor musunuz? erdoğan'ı sorgulamak. söylerken bile tüylerim diken diken oluyor. resmen beyinleri yıkanmış heriflerin.
submitted by MRDoomPlayer to kopyamakarna [link] [comments]


2020.06.27 19:05 MertHr İnkılap Tarihi ve Erdoğancılık

yedi yaşında ilkokula başladım. öğretmenimiz gerçek bir erdoğancıydı. erdoğancı eğitim sistemi tarafından yetiştirilmiş son derece ilerici ve aydınlık bir öğretmen. ilkokul kitaplarımızın kapağında erdoğan'ın resimleri vardı. matematik kitabında bile. sınıfımızın da her tarafında erdoğan'ın resimleri ve muhakkak bir erdoğan köşesi vardı. erdoğan'ın hayatını anlatan bir de dersimiz. erdoğan'ın çocukken amcasının tarlasında karga kovalamasına kadar öğrettiler bize. sabahları okula gelince ilk iş sıraya dizilip, erdoğan'ın yolundan yürüyeceğimize dair and içtik. en çok bağıran, öğretmenlerin gözdesi olurdu. tabi bunu okulun bahçesindeki erdoğan heykelinin hemen yanında yapıyorduk. ne mutlu bize ki kafamızı çevirip de erdoğan'a dair iz görmediğimiz tek bir santimetrekare yoktu. her baktığımız yerde onu görmemiz sağlanıyordu hür ve bağımsız erdoğancı öğretmenlerimiz tarafından. erdoğan'a olan sevgimiz ilkokuldan itibaren katlanarak artıyordu. milli bayramlarda en güzel erdoğan şiirlerini ezberledik. erdoğan'ın vesayetçileri nasıl kovduğunu, vesayetçilerin nasıl vatan hainleri olduğunu anlatan şiirler, şarkılar. erdoğan'ın çocuk sevgisi, ağaç sevgisi, spor sevgisi, at sevgisi, halter sevgisi, rakı sevgisi, (pardon rakı sevgisi yok karıştırdım.) içimiz erdoğan'la dolup taşıyordu. okulumuzun adı da tabiiki "recep tayyip erdoğan ilkokulu"ydu. ilkokul bitince recep tayyip erdoğan ortaokulu'na başladım. ama bunu "tayyip mahallesi"ndeki aynı isimli okulla karıştırmayın, bu "recep mahallesi"ndeki "recep tayyip erdoğan ortaokulu". ortaokulda erdoğancılık ve erdoğan'ın ilke ve inkilapları dersimiz vardı. yine kitapların ilk sayfalarında erdoğan resimleri, içerikte hoşgörüsü, ileri görüşlülüğü. (mesela biliyor musunuz salgın sürecinde çin'den gelen sağlık malzemelerinin parasını erdoğan ta o zaman ödemiş.) başka kim olacak ki, başka türk kahramını mı vardı? buradaki öğretmenlerimiz de hep erdoğancıydı. sokağımız da kusursuz dizayn edilmişti. her yüz metrede ya bir erdoğan heykeli, ya da bir erdoğan büstü vardı. yani bir erdoğan heykeli gözden kaybolmadan diğer erdoğan heykelinin menziline giriyorduk, böylece hiç erdoğansız kalmıyorduk. gözü hep üstümüzdeydi, bizi sürekli izliyordu. şiirler, şarkılar erdoğan çocuk korosu, erdoğan satranç takımı , erdoğan düşünce klübü... erdoğancılık basamaklarını hızla tırmanıyordum.10. yıl dombrasıyla da ortaokulda tanıştım. hani biz erdoğancıların yerli yersiz her yerde söylediğimiz marş. otoyollarla ördük ana yurdu dört baştan... orta okul bitince recep tayyip erdoğan lise'sine başladım. maalesef "recep tayyip erdoğan anadolu lisesi"ne puanım yetmemişti. ben kendimi gerçek bir erdoğancı oldum sanarken aslında erdoğancılığın daha yeni başladığını farkettim. "erdoğan'ın gençliğe hitabesi"ni ezberledik, bizim yerimize yazılmış "gençliğin erdoğan'a cevabı" bile vardı lisede. düşünsenize bizim vereceğimiz cevabı bile düşünüp ezberletmişlerdi bize. bizim vereceğimiz cevabı tabiiki bizden daha iyi biliyorlardı. erdoğan'ın yaptığı sınır ötesi operasyonları, ülke içindeki erdoğan rejimi muhalifleri ile haklı mücadelesini okuduk, sonunda hepsini perişan ettiğini keyifle öğrendik. hepsi özgürlük isteyen vatan hainleri imiş meğer. milli bayramlarda üzerinde erdoğan'ın "asker kepi takmış resmi"nin olduğu bayraklarımızla şehir meydanındaki en büyük erdoğan heykelinin önüne gidip, erdoğan'ı öven konuşmaları dinleyip her gün biraz daha erdoğancı olduk. her yaş grubu için bir erdoğan resmi bayramı vardı, bütün detayları düşünmüştü bizi erdoğancı olarak yetiştirmek isteyen cumhurbaşkanımız. ince ince planlamış ve uygulamıştı. erdoğan vatan demekti, millet demekti, özgürlük demekti, erdoğan'ı sevmemek vatana ihaneti. hatta "erdoğan sıradan birisidir" diyen bir çocuğu diğer erdoğancı arkadaşlarla birlikte bir güzel dövmüştük. yobaz köpek. kimbilir evde anası babası erdoğan karşıtı ne zehirli fikirlerle büyütmüştü örümcek beyinliyi. lise bitince recep tayyip erdoğan üniversitesi'ni kazandım. devlet, henüz yeterince erdoğancı olmadığımıza kanaat getirmiş olacak ki, burada da erdoğancılık dersi koymuştu. artık zaman zaman kusma hissi gelse de, ağzıma geleni yutup devam ediyordum. burada erdoğancı olmayan pek çok vatan haini ile tanıştım. adamlar resmen erdoğancılık dışında da fikirler olabileceğini savunuyorlardı. neymiş ülkede bir milyona yakın erdoğan heykeli olması garip değil miymiş? gerizekalılara bakar mısınız, bir milyon erdoğan heykeline garip diyor. sanki dünyadaki diğer devletlerin sistemlerinin kurucu liderlerinin birer milyon tane heykeli yok kendi ülkelerinde. cahiller işte. işte şimdi, ekşi sözlükteyim. erdoğancı arkadaşlarla birlikte erdoğan düşmanlarını linç ediyoruz. insan nasıl erdoğan'ın ülkesinde yaşayıp erdoğancı olmaz kafam almıyor. 2020 yılında erdoğan'ı sorguluyorlar, inanabiliyor musunuz? erdoğan'ı sorgulamak. söylerken bile tüylerim diken diken oluyor. resmen beyinleri yıkanmış heriflerin.
submitted by MertHr to kopyamakarna [link] [comments]


2020.05.11 20:48 hasanguzel NASIL ERDOĞAN'CI OLDUM...


Anlatayım...
Yedi yaşında ilkokula başladım. Öğretmenimiz gerçek bir Erdoğancıydı. Erdoğancı eğitim sistemi tarafından yetiştirilmiş son derece ilerici ve aydınlık bir öğretmen. ilkokul kitaplarımızın kapağında Erdoğan'ın resimleri vardı. Matematik kitabında bile.
Sınıfımızın da her tarafında Erdoğan'ın resimleri ve muhakkak bir Erdoğan köşesi vardı. Erdoğan'ın hayatını anlatan bir de dersimiz. Erdoğan'ın çocukken amcasının tarlasında karga kovalamasına kadar öğrettiler bize. Sabahları okula gelince ilk iş sıraya dizilip, Erdoğan'ın yolundan yürüyeceğimize dair and içtik. En çok bağıran, öğretmenlerin gözdesi olurdu. Tabi bunu okulun bahçesindeki Erdoğan heykelinin hemen yanında yapıyorduk. Ne mutlu bize ki kafamızı çevirip de Erdoğan'a dair iz görmediğimiz tek bir santimetrekare yoktu. Her baktığımız yerde onu görmemiz sağlanıyordu hür ve bağımsız Erdoğancı öğretmenlerimiz tarafından.
Erdoğan'a olan sevgimiz ilkokuldan itibaren katlanarak artıyordu. Millî bayramlarda en güzel Erdoğan şiirlerini ezberledik. Erdoğan'ın vesayetçileri nasıl kovduğunu, vesayetçilerin nasıl vatan hainleri olduğunu anlatan şiirler, şarkılar. Erdoğan'ın çocuk sevgisi, ağaç sevgisi, spor sevgisi, at sevgisi, halter sevgisi, rakı sevgisi, (pardon rakı sevgisi yok karıştırdım.) İçimiz Erdoğan'la dolup taşıyordu. Okulumuzun adı da tabiiki "Recep Tayyip Erdoğan İlkokulu"ydu.
İlkokul bitince Recep Tayyip Erdoğan Ortaokulu'na başladım. Ama bunu "Tayyip Mahallesi"ndeki aynı isimli okulla karıştırmayın, bu "Recep Mahallesi"ndeki "Recep Tayyip Erdoğan Ortaokulu". Ortaokulda Erdoğancılık ve Erdoğan'ın ilke ve inkılapları dersimiz vardı. Yine kitapların ilk sayfalarında Erdoğan resimleri, içerikte hoşgörüsü, ileri görüşlülüğü. (Mesela biliyor musunuz salgın sürecinde çin'den gelen sağlık malzemelerinin parasını Erdoğan ta o zaman ödemiş.) Başka kim olacak ki, başka Türk kahramını mı vardı? buradaki öğretmenlerimiz de hep Erdoğancıydı. Sokağımız da kusursuz dizayn edilmişti. Her yüz metrede ya bir Erdoğan heykeli, ya da bir Erdoğan büstü vardı. Yani bir Erdoğan heykeli gözden kaybolmadan diğer Erdoğan heykelinin menziline giriyorduk, böylece hiç Erdoğansız kalmıyorduk. Gözü hep üstümüzdeydi, bizi sürekli izliyordu. Şiirler, şarkılar Erdoğan çocuk korosu, Erdoğan satranç takımı , Erdoğan düşünce klübü... Erdoğancılık basamaklarını hızla Tırmanıyordum. 10. yıl dombrasıyla da ortaokulda tanıştım. hani biz Erdoğancıların yerli yersiz her yerde söylediğimiz marş. Otoyollarla ördük ana yurdu dört baştan...
Orta okul bitince Recep Tayyip Erdoğan Lise'sine başladım. Maalesef "Recep Tayyip Erdoğan Anadolu Lisesi"ne puanım yetmemişti. Ben kendimi gerçek bir Erdoğancı oldum sanarken aslında Erdoğancılığın daha yeni başladığını farkettim. "Erdoğan'ın Gençliğe Hitabesi"ni ezberledik, bizim yerimize yazılmış "Gençliğin Erdoğan'a Cevabı" bile vardı lisede. Düşünsenize bizim vereceğimiz cevabı bile düşünüp ezberletmişlerdi bize. Bizim vereceğimiz cevabı tabiiki bizden daha iyi biliyorlardı. Erdoğan'ın yaptığı sınır ötesi operasyonları, ülke içindeki Erdoğan rejimi muhalifleri ile haklı mücadelesini okuduk, sonunda hepsini perişan ettiğini keyifle öğrendik. Hepsi özgürlük isteyen vatan hainleri imiş meğer.
Millî bayramlarda üzerinde Erdoğan'ın "asker kepi takmış resmi"nin olduğu bayraklarımızla şehir meydanındaki en büyük Erdoğan heykelinin önüne gidip, Erdoğan'ı öven konuşmaları dinleyip her gün biraz daha Erdoğancı olduk. Her yaş grubu için bir Erdoğan resmi bayramı vardı, bütün detayları düşünmüştü bizi Erdoğancı olarak yetiştirmek isteyen Cumhurbaşkanımız. İnce ince planlamış ve uygulamıştı. Erdoğan vatan demekti, millet demekti, özgürlük demekti, Erdoğan'ı sevmemek vatana ihanetti. Erdoğan'ı sevmeyen ölsündü.
Hatta "Erdoğan sıradan birisidir" diyen bir çocuğu diğer Erdoğancı arkadaşlarla birlikte bir güzel dövmüştük. Yobaz Köpek! Kimbilir evde anası babası Erdoğan karşıtı ne zehirli fikirlerle büyütmüştü örümcek beyinliyi.
Lise bitince Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi'ni kazandım. Devlet, henüz yeterince Erdoğancı olmadığımıza kanaat getirmiş olacak ki, burada da Erdoğancılık dersi koymuştu. Artık zaman zaman kusma hissi gelse de, ağzıma geleni yutup devam ediyordum. Burada Erdoğancı olmayan pek çok vatan haini ile tanıştım. Adamlar resmen Erdoğancılık dışında da fikirler olabileceğini savunuyorlardı. Neymiş ülkede bir milyona yakın Erdoğan heykeli olması garip değil miymiş? Gerizekalılara bakar mısınız, bir milyon Erdoğan heykeline garip diyor. Sanki dünyadaki diğer devletlerin sistemlerinin kurucu liderlerinin birer milyon tane heykeli yok kendi ülkelerinde, cahiller işte.
İşte şimdi de burdayım. Erdoğancı arkadaşlarla birlikte Erdoğan düşmanlarını linç ediyoruz. İnsan nasıl Erdoğan'ın şahsına ait ülkesinde yaşayıp Erdoğancı olmaz kafam almıyor. 2020 yılında Erdoğan'ı sorguluyorlar, inanabiliyor musunuz? Erdoğan'ı Sorgulamak!! Söylerken bile tüylerim diken diken oluyor. Resmen beyinleri yıkanmış heriflerin.
submitted by hasanguzel to KGBTR [link] [comments]


2020.04.14 09:17 FantasticStar6 Liuyang Qingtai Havai Fişek Huang Weide: Muhteşem havai fişek için annem mutlu bir şekilde gülümsedi ve bir ömür boyu çok çalıştı

Liuyang Qingtai Havai Fişek Huang Weide: Muhteşem havai fişek için annem mutlu bir şekilde gülümsedi ve bir ömür boyu çok çalıştı
https://preview.redd.it/i9550tsxhqs41.jpg?width=1280&format=pjpg&auto=webp&s=2645efbc6aec3c5612d6514f9419643bf2796420
浏阳庆泰烟花 黄蔚德:为了绚烂的烟花下,母亲开心的笑容,奋斗一生
Liuyang Qingtai Havai Fişek Huang Weide: Muhteşem havai fişek için annem mutlu bir şekilde gülümsedi ve bir ömür boyu çok çalıştı
她是个历经磨难的女人,出生在战乱的时代,成长在贫穷饥饿的年代。她叫陈玉兰。青春时期,陈玉兰经人介绍嫁给了一个质朴诚实的男人,生育了一双儿女,当她感到幸福终于降临她的身边时,家中的顶梁柱丈夫却意外去世,那一年她的儿子才刚满四岁,女儿才咿呀学语。颠簸的命运,坎坷的经历,重重将这个淳朴的女人击垮,她抱着一双儿女撕心裂肺的哭到晕厥,待她醒来时,儿子站在床边端了一杯水她喝,指着窗外对她说:“妈妈,你看,过年了,外面放爆竹,好美……”陈玉兰擦干眼泪,紧紧的抱紧儿子和女儿……
Zorluklara katlanan bir kadın, savaş zamanında doğdu, yoksulluk ve açlık döneminde büyüdü. Adı Chen Yulan. Gençliğinde Chen Yulan, basit ve dürüst bir adamla evlendiğini ve bir çift çocuk doğurduğunu söyledi.Onun mutluluğu sonunda ona geldiğinde kocası beklenmedik bir şekilde öldü ve oğlu o yıl sadece dört yaşındaydı. Kızım gevezelik etti ve öğrendi. İnişli çıkışlı kader, inişli çıkışlı deneyim, bu basit kadını ezdi, bir çift çocukla ağladı, kırıldı ve bayıldı .. Uyandığında oğul yatağın yanında durdu ve bir bardak su getirdi. Pencereden dışarı bakıp, "Anne, bak, Çin Yeni Yılı. Dışarıda havai fişek bulundurmak güzel ..." Chen Yulan gözyaşlarını sildi ve oğluna ve kızına sıkıca sarıldı ...
从这以后,这个淳朴的女人就挑起家庭的重担,不辞劳苦的工作,她质朴的心愿就是能够让儿女能够有口饭吃,过年过节也能够跟儿女放几个爆竹。父亲离去时的那一年的烟花,母亲的泪,那一幕像一枚印记一般铭记在黄蔚德内心的深处。看着母亲的流淌的汗水,日渐佝偻的身体,少年的黄蔚德小学读到三年级就辍学,到一家爆竹厂做小工,主动选择最危险的给爆竹加火药的工作,只为一天能够多赚几毛钱工资。
O zamandan beri, bu basit kadın aileyi zorladı ve çok çalıştı. Basit dileği, çocuklarının yemek yemesine ve yemesine izin vermek ve Yeni Yıl ve Yeni Yıl boyunca çocuklarına birkaç havai fişek koymak. Babamın gittiği o yıl havai fişek, annemin gözyaşları, sahne Huang Weide'nin kalbinin derinliklerinde bir iz gibi damgalandı. Annenin terini ve büyüyen vücudunu izleyen genç Huang Weide İlköğretim Okulu, üçüncü sınıftayken okulu bıraktı, bir havai fişek fabrikasında küçük bir işçi olarak çalıştı ve sadece bir günde daha fazla kazanmak için havai fişeklere en tehlikeli işi seçme girişiminde bulundu. Birkaç sent maaş.
就这样一做就是十二年,从计件小工,做到烟花技术师父,勤奋好学的黄蔚德那时最大的愿望就是,希望母亲不要那么辛苦,家里人能够每餐都能吃顿饱饭,过节过年,能陪母亲妹妹一起放爆竹。改革开放的春风终于吹到了浏阳,黄蔚德在家里开了个小小的烟花作坊,得益于母亲和黄蔚德多年来经常将家中的粮米赠送给村里没有饭吃的村民,很多人都主动来给黄蔚德做手工,村里大事小事喜事节日也都会来黄蔚德家里买烟花爆竹。黄蔚德的烟花作坊很快就做的红火起来。
Havai fişek teknolojisi ustası, çalışkan ve çalışkan Huang Weide'in o zamanki en büyük dileği, annesinin çok zor olmayacağını ummaktı. Yeni yıl, havai fişek ile anne ve kız kardeşi eşlik edebilir. Reformun ilk bahar esintisi ve açılışı sonunda Liuyang'ı vurdu Huang Weide evde küçük bir havai fişek atölyesi açtı.Annesiyle Huang Weide sayesinde köyünde yiyecekleri olmayan köylülere sık sık evinde tahıl ve pirinç bağışladı. Huang Weide sanat ve el sanatları yapıyor ve köyün önemli etkinlikleri ve mutlu etkinlikleri de Huang Weide'in havai fişek ve havai fişek satın almak için evine gelecek. Huang Weide'ın havai fişek atölyesi kısa sürede popüler oldu.
黄蔚德的勤奋好学,乐善好施,深得人心,浏阳的第一家民营工厂浏阳水泥厂,众人把他推荐为厂长。在大家还拿着30块一个月工资的年代,黄蔚德将一家名不见经传的民营小厂,做到年利润超600万,出口全球,他花了整整十二年。
Huang Weide'in titizliği, sıkı çalışması ve iyi niyet halkın kalbini kazandı.Liyang'ın ilk özel fabrikası Liuyang Çimento Fabrikası yönetmen olarak önerildi. Herkes hala ayda 30 yuan maaş tutarken, Huang Weide yıllık 6 milyondan fazla kar ile az bilinen bir özel fabrika sattı ve dünyaya ihraç etti.
那一年,也是过年,家家户户都走亲串户,烟花爆竹,热闹非凡。黄蔚德扶着母亲站在门口看小孩子们放烟花爆竹,只见一个衣衫褴褛的约莫10岁孩童,手里拿着一只碗也站在一旁看眼花,眼里写满着——希望,幸福。黄蔚德眼睛湿润了,他似乎看到了儿时的自己,他想起了父亲走的那年过年他妈妈的眼泪,他端上一大碗饭菜递给了那个乞讨的孩子,然后将口袋的钱全都掏出来交给孩子对他说:“孩子,回去跟家人吃团圆饭,放爆竹。”回头望着母亲,母亲望着黄蔚德眼里满是泪水,却绽放着欣慰的笑容。
Aynı yıl Çin Yeni Yılıydı Herkes aileye, havai fişeklere ve havai fişeklere gitti. Huang Weide, annesinin kapıda durmasına ve çocukların havai fişek göstermesini izlemesine yardım etti Elinde bir kase tutan ve kenara, göz kamaştırıcı, gözleri umut ve mutlulukla dolu görünen yaklaşık 10 yaşındaki bir çocuğun düzensiz bir şekilde gördüm. . Huang Weide'ın gözleri ıslaktı, çocukluk benliğini görüyordu, babası Yeni Yılı terk ettiğinde annesinin gözyaşlarını hatırladı, dilenci çocuğa büyük bir kase yiyecek getirdi ve sonra cebindeki tüm parayı çıkardı. Çocuğa gelin ve ona "Çocuklar, havai fişeklerle bir aile buluşması yemeği için geri dönün" deyin. Annesine geri döndüğünde, anne Huang Weide'nin gözyaşlarıyla dolu gözlerine baktı, ancak bir gülümseme gülümsedi.
望着天上绚烂夺目的烟花爆竹,黄蔚德擦干眼泪,他决定重新回到烟花行业。这绚烂的烟火,述说着老百姓对国泰民安的淳朴心愿,对幸福的美好期盼。这美丽的烟火,见证着老百姓合家团圆的幸福欢乐,对喜庆的美好追求。
Gökyüzündeki göz kamaştırıcı havai fişeklere ve havai fişeklere bakarak Huang Weide gözyaşlarını sildi ve havai fişek endüstrisine dönmeye karar verdi. Bu görkemli havai fişek halkın Guotai Min'an için basit isteklerini ve mutluluk için güzel umudunu anlatıyor. Bu güzel havai fişek, ortak insanların aile birleşiminin mutluluğuna ve sevincine ve güzel kutlama arayışına tanıklık eder.
他给他的烟花事业取名——庆泰。黄蔚德希望把所有生命和全部精力都付出到这个能够给人带来希望和幸福的烟花事业里,能够帮助更多的人拥有快乐和幸福也是他母亲一生的追求和心愿。现在的黄蔚德再做烟花心愿已经不是只为家人吃饱饭,今天黄蔚德做庆泰烟花的心愿是:世界每个地方,绚烂美丽的烟花下,有着孩童天真快乐的笑脸;有着爱侣们相伴甜蜜的笑脸;有着亲人们团圆的幸福笑脸,有着喜庆时人们的欢愉;有着落寞时对希望的期盼;有着老人们对过去幸福时刻的追忆;美好的烟火,能够给人们带来喜庆吉祥,能够带给人们美好希望。美丽的烟火,是中国人的智慧,是中国人对幸福的信仰,也是中国人送给世界最好的礼物。
Havai fişek kariyerine Qingtai adını verdi. Huang Weide, tüm yaşamını ve enerjisini insanlara umut ve mutluluk getirebilecek bu havai fişek kariyerine adamayı umuyor, aynı zamanda daha fazla insanın neşe ve mutluluğa sahip olmasına yardımcı olabiliyor, aynı zamanda annesinin peşinde ve arzusudur. Şimdi Huang Weide'ın havai fişek yapma isteği artık sadece ailesini beslemek değil: Bugün Huang Weide'ın Qingtai havai fişek yapma isteği: Dünyanın her yerinde muhteşem ve güzel havai fişeklerin altında çocukların masum mutlu gülümsemeleri var; sevgililerle tatlılık var Sevdiklerinin buluşmasıyla mutlu yüzler, mutlu olduklarında insanların sevinci; yalnız olduklarında umudunu; yaşlı insanların geçmiş mutlu anlarının anılarını; insanlara neşe ve mutluluk getirebilecek güzel havai fişekler, İnsanlara iyi umutlar verebilir. Güzel havai fişekler Çinlilerin bilgeliği, Çin'in mutluluk inancı ve Çinlilerin dünyaya verdiği en iyi hediye.
黄蔚德他传承了母亲勤奋好学,乐善好施,百善孝为先的品性,为了完成母亲一生夙愿,他把庆泰烟花,二十年的时间,从一家民营小厂,每年以30%以上的增长率,发展成固定资产1.6亿元,总占地面积超过5500亩,员工超过3000人,产能数十亿的大型烟花集团公司。从花中炮这一单品收千家万户追捧到橘子洲头烟花,奥运烟花供应商,取得国际专利无数,获得国际大奖无数,为中国的烟花行业的推动,有着历史性的意义。
Huang Weide, annesinin çalışkan, çalışkan ve hayırsever bağlılığını devraldı.Annesinin uzun zamandır arzulanan arzusunu yerine getirmek için 20 yıl boyunca Qingtai Fireworks'ü yıllık% 30'un üzerinde büyüme oranına sahip küçük bir özel fabrikadan aldı. 160 milyon yuan sabit kıymet, 5.500 dönümden fazla toplam alanı, 3.000'den fazla çalışanı ve milyarlarca üretim kapasitesine sahip büyük bir havai fişek grubu şirketine dönüştü. Milyonlarca hanenin aradığı tek ürün Huahua Cannon'dan Orange Island Fireworks ve Olympic Fireworks Tedarikçilerine kadar sayısız uluslararası patent ve uluslararası ödül kazandı.Çin havai fişek endüstrisinin tanıtımı için tarihsel önemi var.
今天已经66岁的黄蔚德谈起母亲曾经的苦难仍会眼睛湿润,他经常对人说:“我在烟花行业做了快五十年,只为了烟花能够让母亲开心的笑,我用五十年执着希望能够做到业内第一,只为让我母亲能够为儿子感到骄傲,烟花飞上天绚烂绽放的那一刻,天下母亲那一刻开心的笑,我为此,付出了我一生,无悔。”
66 yaşındaki Huang Weide, annesinin acılarından bahsederken hala ıslak gözlere sahip. Sık sık insanlara, "Neredeyse 50 yıldır havai fişek endüstrisindeyim. Sadece havai fişeklerin annemi mutlu bir şekilde gülümsetmesi için. Israrla sektörde ilk olmayı umuyorum, sadece annemi oğlundan gurur duymak için, havai fişeklerin gökyüzüne uçtuğu an, dünyanın annesi mutlu bir şekilde gülümsedi ve bunun için pişman olmadan tüm hayatımı ödedim. "
submitted by FantasticStar6 to u/FantasticStar6 [link] [comments]


2020.03.19 11:07 MilletinGercekleri Okullarda tatil uzatılacak mı? Bakan Selçuk: Yarın dönmeye de dönmemeye de hazırız

Okullarda tatil uzatılacak mı? Bakan Selçuk: Yarın dönmeye de dönmemeye de hazırız
Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, AA Editör Masası'nda açıklamalarda bulunuyor. Bakan Selçuk, "Bu sürecin uzaması ya da uzamamasına ilişkin hazırlıklarımız, senaryolarımız var. Yarın dönmeye de dönmemeye de hazırız" açıklamasında bulundu.
https://preview.redd.it/5aaabsz4sln41.jpg?width=810&format=pjpg&auto=webp&s=7281005716111dc6439e91f43bf9137c6fefa0b9
DERSLER PAZARTESİ GÜNÜ SAAT 09.00'DA BAŞLIYOR, 6 FREKANSTA YAYIN YAPILACAK "Salgının seyrine göre anlık değerlendirilecek" diyen Bakan Selçuk, uzaktan eğitimin merkezinde televizyonların olduğunu söyledi. Bakan Selçuk, "İlkokul için hangi saatte hangi dersler ne şekilde olacak... Mesela pazartesi günü saat 09.00'da başlıyor, okuldaki gibi 40 dakika değil, 20'şer dakikalık sürelerle. Daha kısa süreli olacak. 6 frekanstan bu yayın yapılıyor" dedi.
Bakan Selçuk sözlerini şöyle sürdürdü: "Pazartesi saat 09.00'da TRT'de başlıyor. Diyelim ki çocuk kaçırdı, dersin tekrar saati yazıyor. İlkokulun listesi ayrı, ortaokulun, lisenin listeleri ayrı. Hepsi hazır. Şu an pilotları yapıyoruz. Bazı eksiklerimiz var, bunları tamamlamak için yatırımlara başladık. Dünyada en iyi sistem Çin'in, sonra biziz. Altyapı sorunlarını çözme sürecimiz devam ediyor. Depremler oldu, oradaki çocuklarımızın da telafi eksikleri olmasın diye çalışıyoruz." Bakan Selçuk, "Özellikle sınav senesinde olan öğrencilerimiz için başka hazırlıklarımız var. Öğretmenleriyle aynı sınıfta dijital ortamda buluşabilecekleri sanal sınıflar var. Hangi ilde ne zaman açılacak bunların hepsi hazır. Yayınlanacak. Sanal sınıflarda destek olacağız, ekstra kaynak vereceğiz" diye konuştu.
Kaynak
submitted by MilletinGercekleri to Turkey [link] [comments]


2020.03.01 09:00 joaryu Obezite rahatsızlık mı yoksa Hastalık mıdır ve Obezite Salgınmı dır yoksa sorun mudur?

Obezite rahatsızlık mı yoksa Hastalık mıdır ve Obezite Salgınmı dır yoksa sorun mudur?
corona virüsü hakkında......
Şuan tüm dünyada bir corona virüsü endişesi almış başını gidiyor. Çin ülkesinin Vuhan şehrinde ortaya çıkan bu yeni tip coronavirüs, Şiddetli Akut Solunum Yolu Sendromu ve Orta Doğu Solunum Yetmezliği Sendromu ile aynı türten olmakla, bu virüsün kaynağında yarasalar bulunuyor. Ancak bu virüsün yarasalardan insana geçebilmesi için arada bir hayvanın daha olması lazım. Yani direk yarasalardan değil yarasanın bir başka hayvana bulaştırdığı bu virüsü biz bulaşan hayvandan almaktayız.Böylece bu hastalık bulaşan kişi öksürerek, hapşırarak havadan diğer insanlara virüsü yayar.
Peki corona virüsü neden bu kadar tüm dünyada endişe yarattı diye sorarsanız, yeni bir tür olduğu ve anlaşılmaya çalışıldığından insanlar üzerine etkisi tam bilinemediği için, bilinmezlik korkusu demek gerekiyor .Genellikle solunum yolu hastalığına neden olan bir koronavirüs, bu tür solunumla bulaşan hastalıkların örneğin grip salgını varmış gibi davranılarak ilk önlemi almak gerekiyor.
Aslında şuanda tüm Dünya ile birlikte Avrupa'da ki en büyük salgın bana sorarsanız obezlik. Şunu da ekliyeyim Avrupa'da obezlik konusunda Türkiye 1. sırada yer almakta.
Obezite rahatsızlık mı yoksa Hastalık mıdır ve Obezite Salgınmı dır yoksa sorun mudur?
Obezite Nedir?
Dünya Sağlık Örgütü obeziteyi sağlığı bozacak ölçüde vücutta aşırı yağ birikmesi olarak tanımlar.
Obezite bir hastalık mıdır? ;
Sağlığı olumsuz etkileyen karmaşık ve pek çok değişkene bağlı bir hastalık olarak kabul edilen obezite, günümüzde önlenebilir ölümlerin sigaradan sonra gelen ikinci faktörüdür.
Obezite sorun mudur ?
Kalp hastalığı gibi kronik, bulaşıcı olmayan hastalıkların görülme sıklığı, küresel ölçekte endişe verici bir oranda artmaktadır. Aşırı kilo ve obezitenin bir salgın gibi artması diyabet ve obezite ile ilişkili diğer hastalıklarda da artışa neden olmuştur. Dünya da Her yıl yaklaşık 18 milyon kişi, diyabet ve obezitenin başlıca olasılığını artıran faktörler olduğu kalp hastalığından ölmektedir. Son tahmini verilere görede Dünya çapında, 312 milyonu obez olmak üzere milyardan fazla yetişkin fazla kiloludur. Aşırı kilolu veya obez olan çocuk sayısı da artmaktadır .Obezite ve ilişkili hastalıklar, dünya çapında bir salgın halini aldı ve biran önce ele alınması gereken sorun oluştu.
Obezite tüm dünya da olduğu kadar ülkemiz için de çok büyük bir sağlık sorunudur. Obeziteyle mücadele eden ne yazık ki az sayıda merkez bulunmakdadır. Ve her nedense , sağlıkçıların çoğu obeziteyi bir hastalık gibi görmek istememektedir. Doktorlardan bazıları obeziteli kişilerin isterlerse zayıflayabileceklerine inanır ve obez olmalarını kendilerinin iradesiz oluşlarına bağlarlar. Oysa obezitenin oluşum ve nedenleri son derece karmaşıktır. Diyetisyen eşliğindeki kontrol ve kişisel irade dışında pek çok faktörler vardır. Bunun farkında olunması, yargılayıcı tutum takınmadan, obez rahatsızlığı veya hastalığı olanların motivasyonlarının iyi değerlendirilmesi ve her hastayı kişisel olarak ve uygun biçimde değerlendirilmesi gereklidir.
Obezite Salgın mıdır ?
Ülkemizde de hayat tarzı hızla değişim göstermekte bunun sonucunda da obezite, sağlığımızı önemli ölçüde tehdit eden ve sıklığı giderek artan bir salgın hali almaktadır.
Obezitenin salgın gösterir gibi artışındaki başlıca nedenler nelerdir?
Kısa mesafelere bile ulaşımın araçla yapılması,parti veya kadınlar günü adı altında yemekli ve bol aparetifli eğlencelerin çoğalması , gelişen teknoloji ile bedensel işlerdeki güç kullanımına bağlı kalori yakımının azalması, hayat döngüsündeki kolaylaşmaya bağlı olarak fiziksel aktivitenin azalması ve sağlıklı beslenme düzeninin hızla değişmesi sonucunda kalori alımınınki sağlıksız artıştır.
Fast-food dediğimiz ayak üstü yerlerde acele ile yenen sağlıksız besinler, yine sağlıksız rafine karbonhidratlar bakımından zengin, bitkisel liflerden yoksun, yüksek yağ içeren, kalorisi yüksek beslenme tarzları da obeziteye yol açan en önemli yanlış beslenme faktörlerinden birisidir. Ayrıca boş zamanların doldurulmasında yer alan sporun yerini ileri teknolojik cihazların (akıllı cep telefonları, televizyon, bilgisayar, tablet, ev sineması vb) kullamınına bırakması obezitenin de artmasına önemli ölçüde katkısı olmuştur.
ObeziteRahatsızlık mıdır?
https://preview.redd.it/igxf8ffjp0k41.jpg?width=1080&format=pjpg&auto=webp&s=b64479d908196929066cccdc13764d3b702b8e4e
Yeme durumu ile ilgili konuşacak olursak aşırı kiloluluk, yani şişmanlık, yani obezite, yemeklerden ve içeceklerden alınan kalorinin harcanan kaloriden fazla olması ve fazla kalorinin vücutta yağ olarak depolanması ile ortaya çıkan, yaşam kalitemizi ve süresini olumsuz yönde etkileyen bir rahatsızlık olarak kabul edilmelidir.
Sağlıklı bir ömür sürdürmek için, alınan enerji ile harcanan enerjinin dengede tutulması şarttır. Ancak unutulmaması gereken tüm gıdalarımız olan Protein, Yağ, Karbonhidrat, Mineral ve Vitaminlerden ihtiyacımız kadar olanı almalıyız ve atlamadan hepsinden uygun miktarlarda yemeliyiz. Fizyolejimiz gereği bunlardan farklı miktarlarda da olsa hepsine ihtiyaç duyarız unutmayınız.

https://preview.redd.it/khlhaxemp0k41.jpg?width=1080&format=pjpg&auto=webp&s=c8a889cc94895dbe470f84dc6172237d6612762f
Ülkemizde obezite hızla artmaktadır. Hatta Türkiye, Avrupa’da yetişkin obezitesinin en sık görüldüğü ülke olmuştur. Ülkemizde yapılan obezite çalışmalarında Erzurum obezitenin en düşük, Adana ise %43,5 ile obezitenin en yoğun olduğu il olarak verilere girmiştir. Bursa, İstanbul, Samsun, Malatya, Ankara ve Konya’da ise obezite sıklığının %35’in üzerinde olduğu ve 12 yıl önceki ilk çalışmaya göre ciddi artış göstertiği anlaşılmıştır.
Obezliğin daha kilolu iken aşırı kiloya ulaşmadan önlenmesi ve bunun için yetkililerce müdahale programlarının geliştirilerek bunların acilen uygulamaya konulması önem arzetmektedir.
Obezitenin teşhis ve tedavisinde de hasta ile hekimin, diyetisyen ile danışanın iş birliği çok önemlidir. Tedavide amaç sadece kilo vermek değil, verilen kiloyu korumak, kilo artışına neden olan etkenlerden uzaklaşmak ve yaşam biçimini kalıcı olarak değiştirmek olmalıdır.

https://preview.redd.it/ep3tgouop0k41.png?width=1200&format=png&auto=webp&s=2912d5d1bb764826f1fae8f44a8a161f19b9312a
Diyetisyen merkezi olarak açılan ofisimizde de obezite ve kilo fazlalığının en pratik değerlendirme ölçütleri olan beden kitle indeksi ücretsiz olarak ölçümlenmekte ve obezmiyim, fazla kilolu muyum veya normal ölçütlerdemiyim diye soran halkımızdan hiç bir ücret alınmadan diyetisyen görüşmeleri geçekleştirilmekte ve durumları değerlendirilmekdedir. Beden kitle indekslerini merak eden,sağlıklı beslenme ve kilo kontrolü konusunu danışmak ve yardım almak isteyen halkımızı buradanwww.diyetisyenmerkezi.com randevuya bekleriz.
Diyetisyen Nursena ARDALI
submitted by joaryu to u/joaryu [link] [comments]


2020.02.07 01:21 karanotlar Kadınların Kurtuluşu – 1907 – He Zhen

Kadınların Kurtuluşu – 1907 – He Zhen
https://preview.redd.it/g4cvfpitaef41.png?width=209&format=png&auto=webp&s=47dda2517cedc785420ce445f4031990dace3fb4
Çin’deki anarşist fikirlerin izi ilk Taocu filozoflara dek sürülebilir. Yirminci yüzyılın başlarında, anarşist fikirler Çin’de Çinli entelektüeller ve yurtdışındaki öğrenciler arasında yeniden dolaşmaya başladı. He Zhen, 1907’de Sosyalizm Çalışmaları Topluluğu’nu birlikte kurdukları eşi Liu Shipei (1884-1919) ile Tokyo’da yaşayan ilk Çinli anarşist feministti. Birlikte ilk Çince anarşist mecmualardan biri olan Natural Justice’i [Doğal Adalet) yayımladılar Çin toplumunda kadının konumu Çinli anarşistler için önemli bir konu haline geldi. O zamanlar, ayak-bağlama ve cariyelik hâlâ yaygın uygulamalardı. Aşağıdaki pasajlar onun ilk olarak Eylül ve Ekim 1907’de Doğal Adalet’te yayımlanan “Kadınların Kurtuluş Sorunları” adlı makalesinden alınmıştır. Çeviri Oregon Üniversite¬si Tarih Bölümü’nden Hsiao-Pei Yen tarafından yapılmıştır.
SON BİRKAÇ BİN YILDA DÜNYA… sınıf hiyerarşisi tarafından kurulmuş ve erkeklerin egemenliğindeki dünyadır. Dünyayı daha iyi hale getirmek için, erkek egemenlik sistemini saf dışı bırakmamız ve eşitliği uygulamamız gerekiyor, böylece erkekler ve kadınlar dünyayı paylaşacaktır. Tüm bu değişimler kadın kurtuluşu ile başlar. Binlerce yıldır, Çin’in toplumsal yapısı kadını boyun eğen köleler haline gelmeye zorlamıştır. Eski zamanlarda kadına erkeğin mülkü gibi davranıldı. Sefahati engellemek için, erkek, cinsiyetler arasındaki farklılıkları vurgulayan ahlaki öğretileri kurdu. Zaman boyunca, erkek ve kadın arasındaki fark doğal bir yasa olarak görüldü. Kadın kendi özel alanıyla yetindi, ender olarak seyahat edebildi… Kadının sorumluluğu çocukları yetiştirmekle ve hane halkını çekip çevirmekle sınırlandırılagelmiştir.
Çin dini nesillerin atalarının ruhunu taşıdığına inanır, böylece insanlar üremenin ölümsüzlüğe ulaşma yolu olduğunu düşünür. Çin politik sistemi çocuklara mülkiyetmiş gibi davranır, dolayısıyla insanlar üremeyi zenginlik elde etme aracı olarak düşünür. Bu yüzden, erkeğin cinsel zevkini destekleyen hem dini hem de politik sistemle, erkek kadına, insan üremesinin bir aracıymış gibi davrandı. Üstelik, Çinli erkek önemsiz ev işleriyle ilgilenmeye nadiren isteklidir: Bunun yerine, hem bütün fiziksel işleri hem de çocuk bakımını kadınlara yaptırırlar. Çocuk yetiştirmeyi ve hane halkını idare etmeyi kadının müebbet mesleği yapan başka nedenler de vardır. En başta, erkek kadına özel mülkiyeti gibi davranır.
İkinci olarak, modern zamanlar öncesindeki düşük yaşam standartları, tek başına erkek emeğini aileyi beslemek için yeterli kıldı, bu yüzden varlıklı ailelerin kadını çocuk yetiştirmek ve ev işlerini idare etmek dışında nadiren çalıştı. Bu yüzden, kölelik ve aylaklığın bütün kötülükleri kadının etrafında toplanır… Genellikle sadece fakir ailelerdeki kadınlar, yaşamak için kendilerine bel bağlarlar. Tarlalarda çalışırlar; hizmetçi olarak ücretli çalışırlar; en kötüsü, fahişe olurlar. Bu kadınlar, fiziksel olarak daha az sınırlanmış olmalarına rağmen, asla ruhsal kurtuluşa erişemezler. Gerçekte, fiziksel özgürlüğü elde eden kadın aslında en fazla sömürülen, en fazla aşağılanan ve en fazla küçük düşürülen kadındır…
Erkek kadının kurtuluşundan kaçınmak ister, çünkü kurtuluşun kadının karmakarışık davranışlarına neden olacağından korkar. Erkek kadın üzerine ne kadar fazla sınırlama koyarsa, kadının günaha yönelik arzuları o denli güçlü hale gelir. Hırsızlığın yasaklanmış olmasına rağmen, hırsız bir kere bir objenin değerini anladığında çalma arzusunun sadece güçlenmesine benzer şekilde, kadın da, kendini sınırlamamaya yönelik herhangi uygun bir fırsatı kavrayacaktır. Bunun için, özgürlük değil kapatılma ve sınırlandırılma kadının eşini aldatmasına neden olur. Çinli insanlar özgürlüğün kadını karmakarışık yapacağını nasıl söyleyebilir? Gerçek nedeni anlamıyorlar. Kadının özgürlüğüne ne kadar yasak koyarlarsa, kadın ahlakı da o denli dejenere hale gelir. İşte bu nedenle Çinli kadın gelişemiyor… Gerçek özgürlük, bütün sınırlamalardan tam bağımsızlık anlamına gelir. Günümüz Batı evlilik sistemi iktidar, zenginlik, ahlak ve yasa koşulları tarafından sınırlanır. Evliliğin gönüllü olduğunun söylenmesine rağmen, Batıdaki bütün erkekler ve kadınlar sadece sevgi için mi evlenir? Erkekler kadınları sıklıkla zenginlikleri ile baştan çıkarır; varlıklı ailelerden kadınlar da daha fazla talibi çekebilir. Hatta bazı durumlarda, zengin erkek fakir kadını kendisiyle evlenmeye zorlar. Bu, evliliğin zenginlik üzerinden sınırlandırılmasıdır. Bazı durumlarda, erkek kendi ilerlemesinin bir aracı olarak, prestijli geçmişi olan kadınla evlenir; diğer durumlarda, prestijli erkek düşük sosyal statülü kadınla sınıf farklılıklarından dolayı evlenemez. Bu, evliliğin iktidar üzerinden sınırlandırılmasıdır. Basitçe söylemek gerekirse, özgür evlilik yoktur!… Yasa ile yönetilen modern toplumlardaki kadınlar, erkeklerle aynı eğitimi almalarına rağmen, nadir olarak siyaset bilimi ve hukuk okuma şansına sahip olurlar, orduya veya polis akademilerine kaydolma şanslarından bahsetmek bile gereksiz. Bürokrasi ile yönetilen modern devlette kadının erkekle eşit fırsata sahip olduğunun söylenmesine rağmen, kadınlar memur olamazlar. Cinsiyet eşitliği sadece lafta kalır.
Kadının kurtuluşu, kadına gerçek eşitliğin ve özgürlüğün zevkini getirmelidir. Batı sistemi kadına sadece lafta kalan özgürlük ve eşitliği getirir. Sahip olduklarını iddia ettikleri özgürlük gerçek özgürlük değil, sahte özgürlüktür! Eşitlik, sahte eşitliktir! Gerçek özgürlük olmadan, kadın tam gelişmişlikten mahrum kalır; gerçek eşitlik olmadan hiç kimse insan haklarından yararlanamaz. Asyalı kadın, Batı medeniyetinin gelişimine hayranlık duyarak, Batılı kadının kurtulmuş olduğuna ve erkekle tam özgürlüğü ve eşitliği paylaştığına inanıyor. Batılı kadının ayak izlerini takip etmek istiyor. Yazık! Kadın devrimi çağında olduğumuz için kadının sadece sahte özgürlüğe ve sahte eşitliğe sahip olmasını istemiyorum; kadınların gerçek özgürlüğe ve gerçek eşitliğe ulaşacağım şiddetle umut ediyorum! Son yıllarda, insanlar Çin toplumunda kadının kurtuluşunu aramaya başladılar. Kadının kurtuluşu aktif olarak veya pasif olarak başarılabilir. Kurtuluşa aktif olarak ulaşmanın anlamı nedir? Bu, kadınların kendi kurtuluşları için mücadele etmesi ve onu savunmasıdır. Kadın kurtuluşuna pasif olarak ulaşmanın anlamı nedir? Kurtuluşun kadına erkek tarafından bahşedilmesidir. Bugün Çinli kadının kurtuluşu genel olarak pasif yoldan teşvik ediliyor. Kadın kurtuluş hareketinin savunucularının çoğu erkek olduğunda, kadınlar erkekler kadar kazanç sağlamaz. Geçmişte bütün kalbiyle kadının kapatılmasını ve sınırlandırılmasını destekleyen erkek, neden son yıllarda kadın kurtuluşunu ve cinsiyet eşitliğini destekliyorlar? Bunun için üç açıklama vardır. İlki, Çin erkeğinin çıplak iktidara tapınmasıdır. Çin’in, Avrupa, Amerika ve Japonya gibi dünyayı medenileştiren başlıca güçlerin sistemini izlemesi gerektiğine inanıyorlar. Eğer Çinli erkekler, karıları ve kız çocukları için ayak-bağlama uygulamasını yasaklayarak onları okula gönderseler ve onları eğitseler, Çin’in medeni olduğu düşünülecek. Çinli erkekler ve aileleri, uygarlık ününün zevkini çıkaracaklar. “Medeni” erkekler kendi “medeni” kanlan ve kız çocuklarıyla kamusal alana çıktıklarında, başarıları için alkışlanacaklar. Bu erkekler kadın kurtuluşunu kadınların hatırı için mi teşvik ediyorlar? Kadınları sadece kendi ünlerine ulaşmak için kullanıyorlar. Onların bencil kaygıları, kadınlara kendi özel mülkiyetleri olarak davrandıklarını kanıtlar. Eğer kadın gelişiminin onların şöhreti üzerine etkisi olmasaydı, kadın kurtuluşu ile bu denli ilgili olmayacaklardı. Çinli erkeğin kadını özelleştirmesi, kendisini ilk kez eski geleneksel toplumda kadınları sınırlama çabalarında göstermişti; artık kendisini Batı modeli üzerinde kadın özgürlüğü için verilen destekte gösteriyor. İkinci olarak, Çinli erkeğin kadın özgürlüğünü teşvik etmesi, Çin’in ekonomik durgunluğuyla alakası var. Orta-sınıf aileler kadın üyelerini beslemekte zorluk çekiyor.
Erkekler kadının sınırlandırılmasından bir şey elde etmediklerinin, hatta bu sınırlandırmanın ekonomilerini enkaza çevirdiğinin farkındalar. Bunun için kadın bağımsızlığını savunuyorlar ve kadının erkeğe ekonomik bağımlılığının onların en büyük düşmanı olduğunu görüyorlar. Çinli erkekler kız çocuklarını kız okullarına girmeleri için cesaretlendiriyor. Daha az varlıklı ailelerden kadınlar nakış, örgü, dikiş ve aşçılık gibi el sanatları öğreniyorlar. Şanslı olanlar öğretmen okullarına giriyor. Daha gelişkin kadınlar, düzenli müfredat dışında eczacılık ve fen gibi profesyonel eğitim alıyorlar. Erkekler kadınların eğitimini onların iyiliği için değil, kendi iyilikleri için teşvik ediyorlar. Mezuniyetlerinden sonra kadınlar öğretmen veya becerikli işçiler olarak kendi yaşam gereksinimlerini karşılayabilirler. Hem de ailelerine bakmaya mecbur kalırlar. Kızlarıyla birlikte ailenin mesuliyetini paylaşırlar, hatta eve en fazla ekmek getiren olurlar, erkekler daha fazla boş zamanın zevkini çıkarır veya paralarını metreslerine ya da fahişelere harcayabilirler. Erkekler herhangi bir sınır olmadan zevk sürmeye devam ederlerken, kızları çetin yaşam koşullarının ıssızlığında acı çekerler. Erkek, kadının bağımsızlığını kendi çıkarları yüzünden savunur, işte bu, Çinli erkeğin kadın kurtuluşunu teşvik etmesinin ikinci nedenidir.
Üçüncü neden, Çinli erkeğin ailesine değer vermesi ve çocuklarından büyük beklentileri olmasıdır. Ancak, kendi başına ev işlerini yönetme ve çocukları yetiştirme göreviyle başa çıkmak için yeterli ve uygun değildir. Kadının sorumluluk almasını isterler. Bu yüzden, ev ekonomisi Çin’deki kız okullarının en popüler konusu haline gelmiştir. Çin’de yeni kurulan parti (Devrimci Güç Birliği) bile, ev içi eğitimin tüm eğitimlerin temeli olduğunu iddia eder. Bu şu anlama gelir; medeni bir kadın ev işlerini geri kalmış bir kadından daha iyi halledebilir; medeni bir kadın çocuklarını geri kalmış bir kadından daha iyi eğitebilir. Aslında, aile erkeğe aittir, bu yüzden aileyle ilgilenmek erkeğe hizmet etmek gibidir; çocuklar da erkeğe aittir, çünkü annelerinin yerine babalarının soyadını alırlar. İşte bu nedenledir ki, erkek kadını kendi amaçları için kullanmak ister. Sonuç olarak, üstteki üç neden erkeğin kadın kurtuluşundan bencilce yarar sağladığını gösterir. Kadının bağımsızlığını elde etmesine ve onun medenileşmesine yardım ettiğini iddia eder; fakat, kadınlara kurtuluş umudu verirken aslında onları sıkıntılar içine sokar. Geleneksel toplumda, erkek kadından daha üst statüye sahipti, fakat kadın daha fazla boş zamandan ve fiziksel özgürlükten yararlanırdı; günümüz toplumunda, erkek hâlâ kadından daha üst seviyede, fakat bu kez kadın erkeğin işlerini paylaşıyor ve erkek de kadınların zevklerinden yararlanıyor. Kadınlar erkek tarafından kullanılmaktan neden mutlu olsun ki? Aptal kadınlar, kadın kurtuluşunu başlattıkları için erkekleri yere göğe sığdıramıyorlar. Bu kadınlar, Mançu meşrutiyetçilerini yere göğe sığdıramayanlarla tam da aynı şeyi yaptıklarının farkında değiller. Mançu bir anayasa tasarlamıştı, fakat halka politik güç vermeye istekli değildi. Aynı şekilde, erkeğin kadın kurtuluşunu teşvik etmesi de, kadınların gerçek gücü erkeklerin ellerinden alacakları anlamına gelmez. Her işi erkeklerin yapması gerektiğini söylemiyorum, veya kadın haklarının genişletilmemesi gerektiğini ve kadınların görevlerini isteklice yerine getirmeleri gerektiğini öne sürmüyorum. İleri sürdüğüm şey, kadın hakları hareketinin erkek tarafından bahşedilmesi değil, kadın tarafından kazanılması gerektiğidir. Eğer kadın erkekten emir alırsa, zaten özgürlüklerini kaybetmiş demektir; eğer kadın haklarını erkekten alırsa, zaten erkeğe bağımlı olmuş demektir. Kadın kurtuluşu erkeğin yetkisinde olduğunda, erkek kadından yararlanır ve nihayetinde kadını kendi tahakkümüne maruz bırakır. Bu nedenle, kadının kendi kurtuluş yolunu, bu yolu erkeğin ona vermesine bel bağlamadan araması gerektiğini savunuyorum. Bugün Çinli kadınların tümü kendi kurtuluşlarına yönelik cevabi erkeklerde arıyorlar. Pasif bir rol almak istiyorlar, çünkü özbilinçten yoksunlar. Özbilinç olmadan, kadın erkek tarafından manipüle edilir, ama hâlâ erkeği onurlandırır. Bu kadınlar en utanmaz kadınlar değiller midir? Kadının pasif kurtuluşunun sakıncalarından bahsettim. Şüphesiz ki, özgürlük ve eşitlik için can atan ve gelenekler tarafından sınırlandırılmak istemeyen bazı Çinli kadınlar vardır. Kurtuluşun tesisi kendi iradelerince yönlendiriliyor görünüyor. Fakat, onların gerçek motivasyonunu keşfetmemiz gerekli. Gerçekte istedikleri şey, özgürlük ve eşitlik adına başıboş cinsel arzuların zevkine varmaktır. Kurtuluşu, neredeyse, cinsel arzuları serbest bırakmanın yolu olarak yorumluyorlar. Sadece, kadın toplumu dönüştürecek gücü elde edecek kadar geliştiği takdirde gerçek kurtuluşa erişilebileceğini anlamıyorlar. Kadın sadece aşkla ve seksle ilgilenirse, insanlığı kurtarma ruhu ölçüsüz arzularla yer değiştirecek ve böylece görev tamamlanamayacaktır. Bu, kadının saplantısı özgür aşkın kovalanmasından kaynaklanıyorsa mazur görülebilir. Ancak çok az Çinli kadın bu kategoriye girmektedir. Sadece bazıları bu dayanılmaz isteklere direnemez ve herhangi bir erkekle flört eder; bazıları baştan çıkartılır ve yıkılmış hale gelir. Bazısı vücutlarını para için satar; ya fahişelikle ya da zengin erkeklerle kırıtarak flört ederek para kazanırlar. Birinin para uğruna bu denli gözden düşmesi en onur kırıcı davranıştır. Böylesi bir davranışı bir özgürlük eylemi olarak adlandırabilir miyiz? Ayrıca, “kurtuluş” kelimesi aslen kölelikten özgürleşme anlamına geldiği için, fahişeler ve kurtulmuş kadın arasında nasıl bağlantı kurabiliriz? Bu kadınlar, kurtuluşu cinsel düşkünlük ile karıştırıyor, bu yüzden, bu kadınların zaten en bayağı fahişeler haline geldiklerinin farkına varmaları zordur. Bugün beyaz kadın, cinsiyet eşitsizliğinin sakıncalarını anlıyor ve cinsiyet eşitsizliğinin kökeni olarak eşitsiz güç dağılımını gösteriyor. Kadının oy hakkı için mücadele eden örgütlenmeleri oluşturuyor… Kadınların çoğunluğu hâlihazırda hem hükümet hem de erkek tarafından eziliyor. Seçim sistemi, üçüncü bir yönetici grubun, elit kadınların, takdim edilmesiyle baskısını artırıyor. Baskı aynı kalsa bile, kadınların azınlığı hâlâ kadınların çoğunluğunun irade zayıflığından yararlanıyor…
İktidardaki birkaç kadın iktidarsız kadınların çoğunluğuna hükmettiğinde, eşitsiz sınıf farklılıktan kadınlar arasında vücut bulur. Şayet kadınların çoğunluğu erkekler tarafından kontrol edilmek istemiyorsa, neden kadınlar tarafından kontrol edilmek istesinler ki? Bu yüzden, erkeklerle iktidar için mücadele etmek yerine, kadınlar erkeklerin kanunlarını yıkmaya çabalamalıdır. Erkek bir kez ayrıcalıklarından soyunduğunda kadınla eşit olacaktır. İtaatkâr kadın ve itaatkâr erkek olmayacaktır. Bu, kadınların kurtuluşudur, bu, radikal bir reformdur. Neden var olan parlamenter sistemle ve nihai hedef olarak oy hakkı hareketleriyle hoşnut olalım? Sadece, kadınlar, hareketlerini hükümete girmekten hükümetin kökünü kazımaya dönüştürdüğünde hoşnut olabiliriz!
He Zhen (Doğal Adalet, Cilt. 7-10, Eylül – Ekim 1907)
Çeviri: Nil Erdoğan, Mustafa Erata Bu yazı Robert Graham’ın ANARŞİZM: Özgürlükçü Düşüncelerin Belgesel Bir Tarihi isimli kitabından alınmıştır.
http://anarsizm.org/kadinlarin-kurtulusu-1907-he-zhen/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2019.10.27 17:31 anonim_hesabim Türkiye insanının ortalama zeka seviyesinin düşük olması ülkemizin en büyük problemidir, bu bariz sorunu inkar edersek ona çözümde bulamayız. Bizler için artık durum çok geç olsada, eğer gerekli siyasal irade sağlanır ve gerekli önlemler alınırsa gelecek nesillerin zeka seviyeleri yükseltilebilir.

Arkadaşlar ben gurbet ellerde rızkını farelerin beynine kablo çekerekten kazanan bi mühendis kardeşinizim, bir iki fare beyni mıncıklamaktan öteye bilişsel bilim veya nöroloji üzerine bi uzmanlığım yok, birazdan utanmadan üzerine konuşacağım genetik, diyetetik konularındada akademik bir arka planım yok. dediklerimde bir hata görürseniz lütfen beni düzeltin.
Şimdi konu zeka üzerine olduğundan arkadaşlar galeyana gelicekler "sen çok mu zekisin de bize maval okuyorsun denyo? hem bir sürüde yazım yanlışı yapmışsın allahın malı" diye, değilim arkadaşlar olmamda gerekmiyor, hayatta bir şeyler yapabilmenin, dinlemeye değer bir fikir ortaya koyabilmenin şartı zeki olmaktadırda demiyorum, bir çok farklı zeka tipinin olduğunun farkındayım. iq testlerinin bir kişinin zekasını %100 doğru ölçtüğüne veya insan bilincinin birilerinin uydurduğu sınavlarla tam doğrulukla profillendirilebileceğine inanmıyorum. Bunu söylemekle birlikte dediğim gibi felsefeci veya matematikçi değilim, mühendisim ben, mühendisin işi haklı olmak değildir, aranılan cevaba işini görecek kadar yaklaşmak mühendise yeter.
bu konudada sosyal bilimciler "eh işte ayağımızı yerden kesiyor" diye bu genel zeka testlerini veya iq testlerini kullanıyorlar.
Şimdi kişilerin zekalı olmasi toplum için bir önem ifade etmez diyenler olucak o yüzden bir kaç grafik paylaşıyorum.
Bu grafik US için, daha doğrusu oradaki beyazlar için.
https://www.gwern.net/images/iq-2003-gottfredson-socialvalue.png
Bu grafik Yeni Zellandada topluma çocukken genel zeka testlerinden en düşük alan %22'nin ve en yüksek alan %30'luk grubun topluma maliyetlerini gösteriyor. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/core/lw/2.0/html/tileshop_pmc/tileshop_pmc_inline.html?title=Click%20on%20image%20to%20zoom&p=PMC3&id=5505663_nihms847330f4.jpg
Bu grafik bazı ülkelerin verilerinde hata olsada (irakın, moğolistanın yeri yanlış misal) ülkelerin ortalama iq skoru ile gayri safi yurt içi hasılasının karşılaştırmasını veriyor.
https://www.wikizeroo.org/index.php?q=aHR0cHM6Ly91cGxvYWQud2lraW1lZGlhLm9yZy93aWtpcGVkaWEvY29tbW9ucy9kL2RkL0lRX3ZzX0dEUF9wZXJfY2FwaXRhLnBuZw
Devletlerin çalışma verimliliği ve ülkelerin ortalama iq seviyesinin tablosu. gördüğünüz gibi 90 dan sonra aniden çakılıyor 97 den sonra ise aniden yükseliyor. Daha zeki seçmenler daha düzgün çalışacak hükümetler seçebiliyor. https://catalanslliures.cat/wp-content/uploads/2018/08/2-1.png
grafiğin geldiği yer.
http://www2.ku.edu/~kuwpape2010Papers/201206.pdf
Şimdi diyeceğim o ki sizin şahsınızın yüksek zekalı olmasının size pek bi faydası yok, veya karşınızda konuştuğunuz kişinin iq'sü 89 mu 99 mu konuşurken anlamıyorsun, fark etmezde zaten pek, ancak yaşadığın topluluğun 89 veya 99 ortalama iq'lu olması arasındaki fark Türkiye veya İsveç'te yaşamak demek.
Pekala gelecek nesilin zeka seviyesini nasıl arttırırız? tabi ki eğitim, ancak eğitim anca eğitim verilen kişinin yeterli kapasitesi varsa onun üzerine bir şeyler katabiliyor, bizim ülkemizdede eğitim sistemi ne kadar muhteşem olmasada yinede idare eder seviyede.
Ülkenin ortalama zeka seviyesini arttırabilecek işlemleri en tartışmasız olanından başlayarak yazmaya çalışıcam, sizde kaçırdığım başka yöntemler varsa yazın lütfen.
1) tuzların iyotlandırılması. iyot deniz ürünlerinde olan bir madde, deniz ürünü tüketemeyen karadan uzak yerlerde genelde iyot eksikliği görülür, bu bölgelerde iyot takviyeli tuz kullanılmasının ortalama toplum iq'sunu bazı bölgelerde 15 puana kadar amerika genelinde ise 3.5 puan kadar yükselttiği görülmüştür. Birleşmiş milletler tuza iyot katmaya 1924 yılında başladılar. Çin ise 1960'larda başladı, iyotsuz tuz satmak ise çinde yasak, iddia edilene göre bu uygulama çinde ortalama iq'yu 12 puan arttırdı. diğer bir çok ülkedede tuzun içine iyot eklenmesi kanunlarca sağlanıyor. Türkiyede ise bu programlar Birleşmiş Milletlerden 70 sene sonra, 1994'te başladı, iyotsuz tuz satışına dair sert yasaklarımız yok. Şimdi sorabilirsiniz "Niçin bu kadar geç başladık bunu yapmaya? tuza iyot katmak ne kadar paraya mal oluyordu?" diye cevabı neredeyse HİÇ, baya bunu yapmanın maliyeti ihmal edilebilir seviyede ucuza geliyordu, ama yapmadık. iyot eksikliğinin wikipedia linki
https://www.wikizeroo.org/index.php?q=aHR0cHM6Ly9lbi53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvSW9kaW5lX2RlZmljaWVuY3k
2007 idrardaki iyot miktarı testi haritası.
https://embryology.med.unsw.edu.au/embryology/index.php/File:World_map_iodine_status_2007.jpg Türkiye 2019 itibari ile ucu ucuna yeterli iyotu alıyor gözüküyor ama yinede hala yeterli iyotun alınmadığı illerimiz var.
konu ile ilgili sağlık.govdan alakalı kaynak.
https://www.saglik.gov.tTR,2693/zeki-nesiller-icin-iyotlu-tuz-kullanin.html
2)Mikronütrientlerin bir şekilde toplumun tükettiği bir gıdaya katılması vitamin a, demir, çinko, folik asit filan gibi. Amerikanlar bu mikronütrientleri insanlara ekmek unu ile sağlıyorlar, orada kanun gereği ekmek ununa eklenmesi gereken mikronutrientleri alttaki linkte veriyorum.
https://www.govinfo.gov/content/pkg/CFR-2018-title21-vol2/xml/CFR-2018-title21-vol2-sec137-165.xml
Bu konu ile ilgili bizde şu alttaki linkteki sayfayı buldum. http://www.usf.org.tTR,82/una-deger-katma.html
Ama gerekli kanun yönetmeliğini bulamadım bu micronütrientler yediğimiz ekmeğin ununa gerçekten katılıyor mu diye, bi bilen bildirirse sevinirim.
3)Halka çeşme suyunun yanı sıra standartı devlet tarafından belirlenen içme suyuda sağlanmalı. Bir çok vatandaşımız içilebilecek kalitede olmayan şebeke sularını içiyor.
Klorda https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/25057878
Florürde https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC5285601/
Beyne iyi gelmiyor, devletin filtrelenmiş su kullanın diye kamu spotları yapması, bu su filtresi satan işletmeleri denetleyip belki onlara vergi muafiyeti sağlaması gerekiyor. Ayrıca diş macununda içinde florür var diş macunu yemeyin, çocuğunuzada tembihleyin diş macununu yutmasın tükürsün geri.
4)Kurşunlu yakıtın yasaklanması (Yapıldı) Kurşunlu benzinle havaya saçılan kurşundan dolayı bi 6 iq puanı kaybettiğimiz iddia ediliyor.
https://www.who.int/quantifying_ehimpacts/publications/en/leadebd2.pdf
Kurşunlu benzin Japonyada 1986'da, Kanadada 1993'te, Birleşmiş Milletlerde 1996'da, Pakistanda 2001'de Türkiyede ise 2006'da yasaklandı.
https://www.wikizeroo.org/index.php?q=aHR0cHM6Ly9lbi53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvVGV0cmFldGh5bGxlYWQ
5)Tarımda kullanılan bazı böcek öldürücülerin daha güvenli alternatifleri ile değiştirilmesi.
bu böcek öldürücü kimyasallardan hamileyken etkilenen kadınların çocuklarının iq'sunun 7 puan kadar düştüğünü bulmuşlar.
https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/21507776
6)Bariz tabiki ama, etin ucuzlaması lazım, kalitesiz dahi olsa bünyemize et girmesi lazım, Türkiyenin et tüketimi çok düşük.
http://chartsbin.com/view/12730
7)Çocuklara anne sütü sağlanması, kardeşler üzerinde yapılan araştırmalar gösteriyor ki anne sütü alan kardeş almayandan 4-5 puan daha yüksek zekalı oluyormuş.
https://www.bmj.com/content/bmj/early/2005/12/31/bmj.38978.699583.55.full.pdf
Geldik şimdi uygulanması daha zor olan konulara.
8)Hamilelerde tiroid testinin her hamileye uygulanması lazım, şuandada Türkiyede bu uygulanıyor olabilir bilmiyorum.
https://zekaitahir.saglik.gov.tTR,48762/gebelik-ve-tiroid-hastaliklari.html
Kamu spotları yapılması lazım "hamile kaldıktan 6 ay sonra gelmeyin hastahaneye, hemen gelin ki bi kan değerlerinize bakalım, sıkıntı varsa ilaç yazarız, erken teşhis önemli" diye.
9)Yine gelişme çağındaki çocukların 3-6 ayda bir kan değerlerine bakıp, bi sıkıntı varsa gerekli hormonlar veya gerekli nütrientler sağlanmalı, bunlar pahalı şeyler değil.
https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3810573/
10)Hamileyken alkol, sigara, uyuşturucu kullanımının ciddi cezaları olmalı. Hamileyken sigara içen 2 doktor tanıdığım var, "bişey olmaz ben okudum, o araştırmalar yalan" diyorlar, hay Allahım.
11)Çocukken bol bol dayak yemek iq'yu 7-10 puan düşürüyor, memleketimde 4 yaşındaki çocuğuna aryuken çeken çok hayvanevladı var, bu adamlara kadınlara bi yaptırım uygulanması lazım, bu duruma nasıl bir çare bulunabilir, çocuklara şiddet uygulanıp uygulanmadığı nasıl denetlenebilir? fikirlerinizi, çözüm önerilerinizi yazmanızı bekliyorum.
https://www.researchgate.net/publication/11485412_Violence_Exposure_Trauma_and_IQ_andor_Reading_Deficits_Among_Urban_Children
Bunu bir çok kişi kabul etmeyecek ancak üzerine tartışılabilecek bir şey yok araştırmalar bu konuda kesin ve net.
12)Tüm müslüman devletlerin geri kalmasına sebep olan o en büyük hatamız, akraba evliliği. Kuzen ve ikinci derece kuzenlerin (Anne veya babanın kuzenin çocukları) evlenmeleri yasaklanmalıdır. Türkiyedeki evliliklerin %29'u akraba evliliği.
http://www.ttb.org.tSTED/sted0201/4.html
bu harita dünyada kuzen evliliği oranlarını gösteriyor.
https://www.wikizeroo.org/index.php?q=aHR0cHM6Ly91cGxvYWQud2lraW1lZGlhLm9yZy93aWtpcGVkaWEvY29tbW9ucy83LzdiL0dsb2JhbF9wcmV2YWxlbmNlX29mX2NvbnNhbmd1aW5pdHkuc3Zn
bu harita ise kuzen evlilikleri nerede yasak nerede serbest onu gösteriyor.
https://www.wikizeroo.org/index.php?q=aHR0cHM6Ly9lbi53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvRmlsZTpDb3VzaW5NYXJyaWFnZVdvcmxkLnN2Zw
akraba evliliğinin ortalama iq'yu 10 puan kadar düşürdüğünü iddia eden bir çalışma.
https://link.springer.com/article/10.1007/BF01067435
aynı sonucu veren başka bir çalışma.
https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC4196914/
13)Çocuk sahibi olucaklara zorunlu dersler verilmeli, hani çok detaylı şeyler demiyorum, yeni doğan bebeğinizi yüzüstü koymayın, bebeği kömür sobasının üzerine koymayın, beklemediğiniz anda doğum başlar ve çocuğun kafası çıkarsa çocuğun kafasının üzerine oturmayın, yeni doğan bebeği başında gözetleyen olmaksızın saatlerce kendi başına bırakmayın, burnu tıkanırsa açın, daha bir kaç günlük bebeğin ağzına katı gıda kaktırmayın, bebeğinizle oynarken onu tavana vurmayın gibi, bunlar şimdi size bariz gibi gelsede bunun gibi veya daha absurd bir sürü salaklıkla çocuğuna kalıcı sinir hasarı veren milyonlarca insan var.
Daha uzunca yazıcaktım ama yoruldum, konu üzerine haftaya ikinci bir yazı yazmayı planlıyorum. Konu ile ilgili sizinde tavsiyeleriniz var ise yazmanızı bekliyorum, ne gibi aksiyonlar alınabilir gibi veya yazdıklarımda bir yanlış varsa beni düzeltin lütfen. Okuduğunuz için teşekkür ederim.
edit: Gönderiye altın takan arkadaşa teşekkürler. :)
Tl;dr: iyotlu tuz yiyin, diş macunu yemeyin, havuz suyu içmeyin, alayımız anemiyiz gerekli mikronütrientleri(demir, çinko) bişekil alın (hapla filan), ekmeği azalt, bakliyatı arttır, çocuğunuz olduysa emzirin, çocuğunuzu gün aşırı dövmeyin, hergun kuru kuru kubara vurmayın hamileyken, hamile olduğunuzu anladığınızda ertelemeden doktora gidip kan testlerinizi yaptırın, kuzengilleri sikmeyin, çocuk çıkarken kullanma klavuzuyla birlikte çıkmıyor bebe nasıl çalışıyor onu insanlara devlet basitçe bi izah etse iyi olur.
submitted by anonim_hesabim to Turkey [link] [comments]


2018.11.23 12:45 sendits Tayyip Erdoğan'ın "Kadın erkek eşittir ama aynı değildir" argümanı

Şu konuşmadan yola çıkarak konuyu açmak istedim:
http://t24.com.thabeerdogan-konusuyor,754816
Bu tür sözleri daha önce de söylemişti. Bu sefer "Batı tarzı cinsiyet eşitliği bize uymaz" diyerek argümanını bir tür hegelci negasyonla güçlendirerek cinsiyet eşitliğinin batı anlayışı haricinde olması gerektiğini söylemiş ve bizi kadın cinsiyetinin ne olduğunu sormak yerine ne olmadığını sormaya itelemiştir.
Ama şu var ki "Eşit ama aynı değil" kavramının kendisi zaten batıdan çıkmıştır. Temelde matematiksel bir kavram ama son derece hatalı bir biçimde batılı sağcılar tarafından ırkçılığı savunmak için kullanılır. "Beyaz bir Ohiolunun siyahi bir Nijeryalıyla aynı biçimde düşünmesini bekleyemezsiniz" veya "Etnik kökenlere göre beyin dalgaları değişmektedir, demek ki eşit değillermiş" gibi argümanlar ortaya dökerler.
Asırlar boyunca insanları boyunlarına, ayaklarına, kollarına zincir vurarak kitleler halinde mal gibi satan ve çalıştıran, bunlar için de kadınları ve çocukları daha da aşağılayan bir dünyanın kodları bize ait değildir.
Bu kod bize ait değilse o zaman neden kullanıyoruz?
Bu argümanı çeşitli yerlerde sürekli duyuyorum. Bunun temelinde çok ciddi bir mantık hatası varmış gibi geliyor. Zaten eşitlik aynılık demek değildir ki. Eşitliği savunanlar da bunu savunmaz.
Eşitlik, koşulların nötrlenmesi değil koşullara rağmen her insana eşit davranılmasıdır. Pelvisi bir almanınkinden dar olan bir çinli kadının almanyada doğum yaparken sadece pelvisi geniş alman kadınlarına doğum yaptırmasını bilen bir alman hastanesinde tedavi olmaya zorlanması değildir, alman kadının da çinli kadının da pelvis genişliklerindeki farka rağmen hastaneye gitmeye haklarının olduğunu söylemektir. Pelvisi daha dar diye çinli kadının tedaviye erişimini kısıtlayamazsınız.
"Kadın doğası gereği çalışmaya müsait değil" dersen o zaman "herkes doğası gereği iyi olduğu işleri yapsın"a geliyoruz ve oradan da cinsiyetlerin sınıflaştırılması, kadının başlı başına ev işi yapıp örgü ören bir sosyal sınıf erkeğinse üretim sektöründe çalışan ayrı bir sınıf olması noktasına geliyoruz ve burada kadın gene mal/obje erkek de soyut bir kavram haline geliyor. Hatta daha da ileri gidersek baya bildiğin komunist devletçiliğe kadar varır bu işin sonu. Herkesin doğuştan belli mesleklere verilmesi, iyi çömlek yapanın sadece çömlekçilik yapmasına izin verilmesi ya da iyi ingilizce konuşanın sadece tercümanlık yapmasına izin verilmesi gibi bir şirinler köyü sistematiğine geçmeye kadar yolu var bunun.
Yani böyle bir sosyalist düzeneğe geçicez deniliyorsa tamam bana göre hava hoş ama bunu savunanların çok da isteyeceğini sanmıyorum. From each according to his ability, to each according to his needs'e geliyor sonuçta.
Yani ayrımcılık, insanlara içinde bulundukları koşullara rağmen aynı davranılması değil, koşullarına göre haklarının yeniden düzenlenmesidir. Hakların belirleyicisi koşullar olamaz. Doğuştan gelen insan hakkı olmalıdır. Koşullar hakları belirleyecekse o zaman başka bir coğrafyada doğmuş kahverengi derili siyah saçlı bir çocuğun sarışın mavi gözlü bir çocuk kadar yaşamaya hakkı olmadığı söylendiği zaman karşı koyacak bir argüman bulamazsınız.
Ya benim mantığımda bir hata var ya da karşı tarafı tam anlayamamışım. Siz neler düşünüyorsunuz?
submitted by sendits to derinanaliz [link] [comments]


2018.06.13 20:47 TurkoScum Inbreeding / Akraba Evliliği

/europe'ta İngiltere'deki çocuk tecavüzcüleri hakkında bir başlık açtılar:
https://np.reddit.com/europe/comments/8qr7f7/oxford_grooming_gang_six_members_jailed/
Yorumlarda aile içi evlilikler hakkında bir tartışma var. Bu tartışmanın sebebi, tecavüzcülerin Pakistanlı olması ve Pakistanlıların ülkenin kalanına göre yüksek oranda aile içi evliliklerde bulunmaları. Bu BBC makalesine göre Pakistanlı bebeklerin %37'si aile için evliliğin sonucu, ve buna(2005) göre İngiliz Pakistanlıların %55'i kuzenlerine evliler. 10 yıl önce yazılan bu makaleye göre 2008 yılında Pakistanlı doğumların ülkenin doğum oranının %3'ünü oluşturmasına ramen hastalıklı doğum oranının %30'unu oluşturuyor. Bu makaleye göre bir Londra ilçedesindeki 5 bebek ölümünden 1'i aile içi evlilik yüzünden.
"Kuzen evliliği" genellikle Hindistan, Africa, ve Arap/Müslüman ülkerinde yaygın bir durum.
Bunları duyduktan sonra Türkiye'de durumu merak ediyor olabilirsiniz. Hatırlatırım ki ilk BBC kaynağına göre Pakistanlı bebeklerin %37'si aile-içi.
TÜİK'e göre Türkiyede 2016 aile-içi evlilik yüzdesi %23.2. Aynı raporun 2017 versyonunda bu bilgi eksik. 2016 raporunda "akraba evliliği"nin tanımını yapılmamış, ve "akraba evliliği"nin yasal bir tanımını da bulamadım. Yani bu %23.2 sayısına 2. kuzenler ile yapılan evlilikler de dahil olabilir.
Bu 23.2 rakamını görünce bazılarınız hemen "Aha Kürtler" diye araya atlamak isteyebilir. Ve evet, ne yazık ki Güneydoğuda bu durum daha yaygın:
İstatistiki Bölge Birimleri Sınıflaması (İBBS) 1. Düzeye göre; akraba evliliklerinin en yaygın olduğu bölge %42,6 ile TRC Güneydoğu Anadolu (Gaziantep, Adıyaman, Kilis, Şanlıurfa, Diyarbakır, Mardin, Batman, Şırnak, Siirt) oldu.
Lakin, ülkede en az akraba evliliği yüzdesine sahip bölgemiz %9, ve o da Batı Marmara bölgesi.
Akraba evliliklerinin en düşük oranda görüldüğü bölge ise %8,9 ile TR2 Batı Marmara (Tekirdağ, Edirne, Kırklareli, Balıkesir, Çanakkale) oldu.
Ne yazık ki her bölgenin kendine özgü yüzdesini bulamadım. Birtek bu Cumhuriyet makalesindeki grafiğe denk geldim (direkt link). Bu grafiğin kaynağını henüz bulamadım, ve görüldüğü gibi TÜİK 2016 yaporu ile tutarsız (TÜİK, 2016 rapurunu bu makaleden 1 ay önce yayınladı). Cumhuriyet'in grafiğinde; Türkiye, G.doğu Anadolu, ve Batı Marmara yüzdeleri ortalama olarak %3.5 geride. Yani o grafikten saçma bir şekilde anlam çıkarmak isterseniz "korsan" bir yöntem uygulayıp her sayıya %3.5 ekliyebilirsiniz sanırım.
Ancak TÜİK'in raporundan şunu çıkarabiliriz ki 2016 yılında Batı Marmara ve Güneydoğu Anadolu haricindeki bölgelerin akraba evliliği oranı ortalama olarak. %22.69.
İllada "Kürtler yüzünden" düşüncesindeyseniz Batı Marmara'yı geri ekleyip, Güneydoğu Anadolu ve -şu "korsan yöntem" ile- Ortadoğu Anadoluyu ortalamadan çıkarabiliriz. Bu durumda bu bölgeler hariç Türkiye ortalaması %20.16'ya düşüyor. Yani Kürtlerin çoğunluk olduğu bölgeleri çıkardığımızda bile her 5 evlilikten 1'i akraba evliliği. (Bonus: Kürtlerin dağılımı(wikipedia), İBBS 1. Düzey bölgeleri, Kürtlerin dağılımı + O.D. ve G.D Anadolu bölgeleri
Sonuç olarak burdan çıkarılan şey şu ki Türkiye çapında genel bir akraba evliliği sıkıntısı var. Önceden de dediğim gibi, bu Afrika, Hindistan, ve Arap/Müslüman bölgelere özel bir durum (bunu gösteren en iyi bulabildiğim harita bu, lakin kaynağı harika değil.
Akraba evlilikleri Türkiye'de niye bu kadar yaygın? Müslüman çoğunluklu ülkelerde akraba evliliklerinin diğer ülkelere kıyasla fazla olmasının yanı sıra, Muhammed'in eşlerinden birisi kuzeniydi (ve bildiğiniz gibi peygamberin tavırları hep örnek alınır). Bunun dışında bir sebep düşünemiyorum.
Peki akraba (kuzen) evliliği neden illegal değil? Anladığım kadarıyla geçmişte kuzen evliliği ile sıkıntıya girmiş gayrimüslüm ülkeler haracinde (ör. Hindistan, Çin), kuzen evliliği dünya çapında yasal. Fakat aynı zamanda kuzen evliliği tabu olarak kabul ediliyor (ve görüldüğü gibi bizim ülkemizde bazı kitleler bunu tabu olarak görmüyor). Bir faaliyet o ülkede tabu kabul ediliyorsa, o faaliyeti engelliyecek yasaların olamaması bir ilk değil. Mesela Finlandiya'da hayvan sikmek yasal, çünkü hayvan siken yok. Fakat dünyanın çoğunluğu hayvan sikmeyi illegal yapmış durumda çünkü siken hasta insanlar var.
Ülkemizdeki nerdeyse 4 evlilikten biri kuzen evliliği ise, neden buna karşı bir yasa yapılmıyor?

tl;dr

Ülkemizde kuzenler sikişiyor çünkü bu gerçek islam değil. Her 4-5 evlilikten biri kuzen evliliği. Buna karşı yasalar yapılmalı, özellikle Güneydoğulu vatandaşların iyiliği için (nerdeyse her 2 evlilikten 1'i).
submitted by TurkoScum to Turkey [link] [comments]


2017.07.09 21:23 Pruswa Türk muhalefetinin eleştirisi

Burada Türk muhalefetinin kendi amaçlarına zarar veren, veya ikiyüzlü, veya düpedüz aptalca hareketleri ve duruşlarından bahsetmek istiyorum. Önünüzde uzun bir yazı var, ondan üşenecekseniz hiç başlamayın.
CHP ile başlayalım. CHP'nin en büyük sorunu ne yaptığının, aynı zamanda ne olduğunun farkında olmaması. Bana çoğu zaman Kılıçdaroğlu'nun CHP'sinin bir stratejisi yokmuş, parti kendini rüzgara bırakıp sürüklenerek bir yere ulaşmaya çabalıyormuş gibi geliyor. Artık CHP de CHP'nin ne partisi olduğunu bilmiyor. Türkiye'nin birleştirici gücü. Takınmaya çalıştığı imaj, herhangi bir AB ülkesinde işe yarayabilecek bir imajken, maalesef Türkiye'de işe yarayabilecek bir imaj değil. Çünkü Orta Doğu halklarında birlik ve beraberlik duygusu, Batı'daki birlik ve beraberlik duygusundan çok daha farklı. Unutmayalım ki, milliyetçilik kavramı Batı kökenlidir. Orta Doğu halkları için vatandaşlık hep ikinci plandadır. Çok sık duyduğumuz bu Sykes-Picot Anlaşması'nın Orta Doğu'yu bir felakete sürüklemiş olduğu muhabbeti çoğunlukla doğrudur. Kendilerini farklı "milletler" olarak gören insanları, aynı sınırlar içerisinde toplayıp, bir bayrak ve bir kimlik altında birleşmelerini beklemek deliliktir. Orta Doğulular önce Müslüman(veya her neyse), ondan sonra ülkelerinin vatandaşıdırlar. Şii Iraklılar ve Sünni Iraklılar birbirlerini aynı milletin parçaları gibi görmezler, aynı şekilde Sünni Suriyeliler ve Nusayri Suriyeliler de kendilerini aynı bütünün parçası olarak görmez. Tipik bir İranlı Fars, olaya "Şii, Sünni, Zerdüşt, Hristiyan; hepimiz İranlıyız" diye bakmaz, "Fars, Azeri, Hazara, Arap; hepimiz Şiiyiz" diye bakar. Bu durum Türkiye'de de böyledir. Halk beraber, birlik olamaz, çünkü dini kimlikler milli bütünlüğün önüne geçer hep. Cumhuriyetin ilanından önce halkın dinlerine göre milletlere ayrıldığını hepimizin hatırlaması gerek; yüzyıllar boyunca bu topraklarda Müslüman Türkler ve Hristiyan Türkler ayrı milletler sayılırken, Müslüman Türkler ve Müslüman Yunanlar aynı milletten sayılıyordu. Orta Doğu halklarına göre ayrı sınırlar, ayrı bayraklar, ayrı hükümetler altında yaşayanlar değil, ayrı dinlere mensup olanlar yabancıdır. Ortalama bir Sünni Türke göre, Alevi bir Türk, Sünni bir Suriyeliden daha yabancıdır. Mezhebi ne olursa olsun, laik Türkler İslamcı Türklere göre yabancıdır, zimmidir, hatta mürteddir. Halkın zaten özünde ayrılmış olduğu bir ülkede CHP nasıl "birleştirici güç" rolünü üstlenebileceğini sanıyor, anlamıyorum. Orta Doğu'da kimlik siyaseti yapmadan bir yere varılamaz; Orta Doğuluların çoğu(siyasi partileri ne olursa olsun) zaten "bizi rahat bırakın da o bize yeter, biz de size dokunmayız o zaman" diye düşünmezler.
CHP'nin "herkesin partisi" olma eforları sadece bir işe yaramamakla kalmıyor, CHP'yi CHP yapan özellikleri de çöpe yolluyor. Daha önce de sordum, yine soruyorum. CHP bu ülkenin ne partisidir? Kamalist partisi midir? Sosyal demokrat partisi midir? Alevici partisi midir? Yoksa ılımlı İslamcı partisi midir? Kılıçdaroğlu sanırım CHP'nin temel oy veren kesiminin—envai çeşit solcu gruba mensup olmuş, yeri geldiğinde din siyaseti yapmış, etnik ayrılıkçılığa sempatiyle yaklaşmış kesimin değil—yani 3+1 evde oturup bir arabaya sahip olan ve siyasi görüşlerini "Atatürkçü" olarak özetleyen memur kesimin, CHP'ye neden oy verdiğini bilmiyor. Yolsuzluk, hırsızlık, baskı, adam kayırma, ona buna kuklalık; bunlar tabi ki de kötü şeyler, ve ortadan kaldırılmaları gerek. Fakat bunlara karşı olan nefret hiçbir CHP oy vereninin CHP oy vereni olmasının ana sebebi değil. CHP oy verenlerinin çoğu için bir şeyi temsil eder: Laiklik. Kılıçdaroğlu bunun bizim için olan önemini anlamıyor. CHP laiklik ilkesini gözden çıkarırsa, CHP'yi at gitsin zaten. Oy vereninin ne kadar büyük bir bölümünün böyle düşündüğünü bilmiyor. Açıkçası bunun için suçlanacak tek kişi de o değil, çünkü bahsettiğim kesimde bir partizanlık zaten yok. Kılıçdaroğlu'nun çevresi solcu, laikliği ikinci planda tutan, ana hedeflerini "insan hakları,eşitlik, barış, halkların kertenkelelelölöl" diye özetleyen tiplerle sarılı. Tabi ki de bu kişiler siyasal İslamcılara tercih edilebilir insanlar, fakat Kılıçdaroğlu bunların etkisinde kalarak CHP'nin laiklik ilkesinin ne kadar ciddiye alındığını göremiyor, ve laiklikten taviz vererek genel halkın sevgisini kazanmaya çalışıyor. Bu sadece CHP'yi CHP yapan bir özelliğin tarihe karışmasına sebep olmuyor, aynı zamanda işe de yaramıyor arkadaşlar. Bu çok basit bir denklem. AKP'nin ılımlı versiyonu olarak gözükerek, AKP'ye aşık bir toplumun sevgisini kazanamazsınız. "X" Türk milleti, "Y" de REİS olsun. Eğer X Y'yi seviyorsa, X'in sevgisini kazanmak için Y.2 olmanız gerekir, Y/2 değil. Şu anda Rusya'yla aşağı yukarı iyi geçinen REİS çıkıp bi de Putin'e posta koysa halkın sevgisini daha da kazanmaz mı? Kazanır. REİS özünü, esansını bir şahıs ne kadar çok benimserse, o insan Türk milleti tarafından o kadar çok sevilir. Matematiğim hiçbir zaman iyi olmadı ama ben bile bunu kafamda kurabiliyorsam, Kılıçdaroğlu kesinlikle kurmalı.
Partiyi geçtik, bi de oy verene gelelim. Bana kalırsa CHP oy vereni dört ana gruba bölünüyor; ulusalcılar, sosyal demokratlar, liberaller, ve apolitik Aleviler. Bu gruplar da kendi aralarında alt gruplara bölünüyor.
Her şeyden önce ulusalcı tayfanın beni büyük bir hayal kırıklığına uğrattığını söylemek istiyorum. İdeolojilerine dine bağlı gibi bağlı, bir takım fikirleri kayıtsız şartsız kabul etmeye dayalı bir grup olup çıkmışlar. Kamal'in ilahlaştırılmaya Menderes döneminde başladığının farkında değiller, yüz yıl önce yaşamış bir şahsın sünnetini oluşturmanın ne kadar gerici bir şey olduğunun hiç farkında değiller. Kendi vaktinde—bir çok danışmanının karşı çıkmasına rağmen—halkın aklına gelemeyecek yenilikler yapmış, kutsal gördükleri hilafeti yıkmış, başlarının üstünde tuttukları hocaları asmış, giydikleri kıyafetleri bile değiştirmiş Kamal'in en büyük özelliğinin ilericilik olduğunu hala çıkaramamışlar. Kamalistler sahip oldukları ideolojinin son yüzyıldan kaldığını ve ileri taşınması gerektiğini asla kabullenemiyorlar, Kamal bugün yaşasaydı ve takipçilerinin hala yüz yıl önceden geldiğini görseydi geçireceği travmayı hayal edemiyorlar. Aynı şekilde Kamal'in ikinci en büyük özelliğinin de pragmatizm olduğunu da bilmiyorlar. Kurtuluş Savaşı'nda savaşanların hepsini herhalde kendileri gibi laik, kültürel olarak Batılı insanlar sanıyorlar; halbuki büyük bir bölümü Kamal'in ileride yıkacağı hilafeti korumak için kendilerini ölüme atmış İslamcılar. Adam kendisi için savaşmış bir çok asker, siyasetçi, ve din adamını savaştan sonra temizliyor; vakti geldiğinde onlarla pragmatik bir ilişki kuruyor ve kullanma tarihleri dolunca da onlardan kurtuluyor. SSCB'den sayısız yardım alıyor; silah, cephane, para, her neyse. Savaş bitince onlara da siktiri çekiyor. Bu adamın askeri olduğunu iddia edenler bugün gelmiş "Ea orada HDP'liler var yav ben gitmem oraya" diye mızmızlanıyor. CHP'nin ülkede HDP dışında hiçbir müttefiği kalmamışken, HDP'li vekillerin içeri alınmasını alkışlıyor. Adamlara sorsan CHP batsın, yok edilsin, içeri alınsın, ülkede laiklik kalmasın; yeter ki HDP de bitsin. "Atam" dedikleri adamın nasıl bir pragmatist, nasıl bir stratejik deha olduğunu bilmiyorlar. Tabi onları da suçlamamak lazım; müfredata göre sırf iman gücüyle kovduk zaten düşmanı.
Bi de bunların arasında yollarını şaşırmış çomarlar da var. Yine laikliği ikinci planda tutanlar. Birinci planda tuttukları şey neymiş? Anti-emperyalizm. Emperyalizm hiçbirimizin hoşlanmadığı ve sonu gelmesi gereken bir şey, fakat bana sorarsanız dıştan gelen emperyalizm ve içten gelen emperyalizm arasında pek bir fark yok. Ha dış bir güç bizi sömürgeleştirmiş, ha bizi zimmi olarak görenler bizi ikinci sınıf vatandaş haline getirmiş; aradaki fark nedir? Fakat Perinçek ve tayfasına göre aradaki fark çok büyük... çok büyük, ve aynı zamanda Batı emperyalizmi kötü ama Rus emperyalizmi süper. Çoğu zaman FETÖ ABD için neyse, Perinçek de Rusya için oymuş gibi geliyor. Laik kesimin çoğunun benimsediği "REİS'i sevmesek de Gülen'e karşı destekleyelim" düşüncesini, "REİS'i sevmesek de Gülen var ondan REİS'i destekleyelim" haline getirmişler. Benim de katıldığım "REİS'e her konuda karşı çıkalım ama Gülen konusu ayrı, o konuda REİS'in arkasındayız" düşüncesine katılıyor gibi değiller, daha çok "Gülen diye bir şahıs var ondan her konuda REİS'in arkasındayız" diye düşünüyorlar. İdeoloji üzerinden değil de vatan-millet-Sakarya üzerinden siyaset yapmaya çalışırsanız sizden bir bok olmaz, buraya yazıyorum. Bu parti oyların %0,25'ini almış olsa bile, düşünce tarzlarının fazla yaygınlaştığını hissediyorum. Bu tehlikelidir. Türkiye'nin başındaki güç, bu ülkenin üzerine kurulduğu idealleri yerlerde sürüklerse, o zaten emperyalizmdir arkadaşlar.
Sosyal demokratlara ve diğer solculara geçelim. Bunlar genelde daha aklı başında, ama gerçekle son derece arası kopmuş bir kesimleri var bunların. Hala, hala, ve hala "A-a-ama ikna odalarıı..." diye takılan bir grup var. Artık bunlara ne diyeceğimi ben de pek bilmiyorum. Hala Dersim edebiyatı yapan var. Herhalde 20. Yüzyıl'da, medeniyetin beşiği olan topraklarda kalkıp Game of Thrones LARP'ı oynamaya çalışan aşiretlere gökten bomba değil de çiçek yağmasını falan bekliyorlardı. Kabilecilik iyi bir şey değil. Bu kadar basit bir şeyi oturup niye tartışıyoruz hala, anlamıyorum. Hiç merak etmiyorlar mı acaba bu hocalar, alimler zart zurt niye asılmış? Adam ciddi ciddi Selanikli Kamal geldi, fesleri beğenmedi, ondan milleti astı kesti sanıyor. Bu arkadaşlar keşke gidip mazlum Anadolu halkının Kamal'in xulümü gelmeden önceki haliyle bir konuşabilse, onlara feminizm ve ateizmden bahsedebilse. CHP'ye ülkede en çok oy veren üç yerden biri Ardahan'da bir ilçe, ikisi Hatay'da iki ilçe. Doğuda CHP'nin 0en çok oy aldığı ilçe Tunceli; Kamal'in bombalattığı, çay isteyip kola almış Tunceli. Bu yerler le elit kesim mi? Bu yerler çok mu liberal? Neden CHP'ye oy veriyorlar sizce? Geçmişte mazlum Anadolu halkı tarafından kıtır kıtır doğrandıkları için olabilir mi?
Sola gittikçe de yanılgılar artıyor. Bazı adamlar hala sanıyor ki ülkedeki laik kesimi işçiler, çiftçiler, bilmem ne temsil ediyor. Bu arkadaşların yaşadıkları paralel evrende AKP'liler "elit", zengin. Gidip tipik bir mavi yakalı çalışana REİS'i kötüleyin, bakalım olay yerini götünüzde kürekle mi tornavidayla mı terk ediyorsunuz.
"Biz okumuş insanlarız diyorlar. Biz sanatçıyız diyorlar, biz yazarız, biz sermayedarız, biz imtiyazlıyız diyorlar. Biz her şeyi biliriz, biz her şeyden anlarız diyorlar. Bizim oyumuzla Kayseri'deki Ahmet'in, Mehmet'i, çobanın oyu bir olmaz diyorlar... On yıllar boyunca bunlar Boğaz'a karşı viskilerini içtiler, Çankaya'da sefalarını sürdüler."
-Recep Tayyip "REİS" Erdoğan
Bakın bu bir gerçektir. Ülkenin laik kesimi budur. Ha istisnalar olabilir; koyu laikçi kasketli dayılar gerçekten de mevcuttur, veya babası yandaş bir firmanın sahibi alfa AKP'liler bulunabilir, ama yapılan her anket CHP'lilerin bu ülkenin en zengin kesimi olduğunu, gelir düzeyi azaldıkça AKP oylarının arttığını kanıtlıyor. Ve bu kötü bir şey değil. Çalışıp para kazanmak, akraba ilişkisi mahsulü olmamak, "elit" olmak; bunlar iyi şeyler. Uğruna çabaladığınız işçiler, emekçiler sapına kadar REİSçi. Neden olmasınlar ki? Açlıktan ağzı kokan, anasının dizi dışında bir dişiye dokunmamış adam "kızlı erkekli" ortamları gördükçe kuduruyor, çıldırıyor. Bahsettiğiniz kesim sosyal özgürlüğü sevmiyor, çünkü zaten ondan faydalanamıyor ki. Bende olmayan kimsede olmasın mantığıyla gidip basıyor oyu REİS'e. REİS yol yapıyor, köprü yapıyor, demir yolu, hava alanı, liman, her neyse. Bu adamlar neden şimdi REİS'e oy vermesin? REİS onlara materyal sunuyor materyal; elle tutulan şeyler sunuyor. Fikirleri, ideolojileri yiyemezsiniz, üstlerinde gezemezsiniz, içlerine binip uçamazsınız. Hayatının amacı sadece hayatta kalmak olan bu adamlar neden REİSçi olmasın soruyorum size? Ve maalesef bu halde olmalarının da tek sorumlusu kendileri. Benim ailemde de buram buram çorap kokan yerlerde doğup, iki üniversite bitirip kendilerini kurtaran insanlar var. Yapan nasıl yapıyor? Açıklayayım size, geri zekalı olmayarak yapıyor. Durum bu. Bu adamların çoğu oldukları haldeler çünkü mayaları onu götürüyor.
Bunlar militarizme karşıdır, bunlar milliyetçiliğe karşıdır, bunlar doğal seleksiyona karşıdır. Ee? Nasıl bir şeyleri değiştireceksiniz sayın solcular? Sizin sevip desteklediğiniz adamlar sizden tiksinir, sizinle en azından sosyal açıdan aynı görüşlere sahip olanları da siz sevmezsiniz. İnsanlık onuru kazanacak hede hödö. Nasıl kazanacak? Altın yürekli çocuklar görüyorum hep, kafaları da az çok çalışıyor, ama harcanmışlar. Beyinleri insan oğlunun aslında özünde iyi olduğuna ve bir gün hepimizin el ele tutuşup kırlarda çember kuracağımıza inanmak üzere yıkanmış. Oysa insan bir hayvandır; yemek için çalmaya, üremek için tecavüz etmeye, tehdit görünce de öldürmeye programlıdır. Bizi bunlardan alı koyan tek şey aklımızdır, düşüncelerimiz üzerine düşünebilmemizdir. Fakat maalesef uğuruna saçlarınızı süpürge ettiğiniz, kahvaltıda ekmek arası çay yiyen bu adamların çoğu bu yetiden yoksundur, diğer hayvanlardan çok da farklı değildir, sadece daha medeni insanlar bunları medeni olmaya zorladıkları için medeni taklidi yaparlar. Tekrar ve tekrar ve tekrar ve tekrar söylüyorum; bunlar katiyyen eğitilmezlerdir. Lütfen sizden nefret eden bu insanlar uğruna edebiyat yapmaya son verin.
Dediğim gibi, zaten laik her kesimin en büyük sorunu ne olduğunu bilmemek. Sadece CHP değil, CHP'liler de ne olduklarını bilmiyor. Adam oturmuş AKP'liler Rum dölü, sizin hocanız keşke Yunan kazansaydı dedi diye saçmalıyor. Hani Rum olmak kötü bi şey mi falan işin orasına girsek zaten çıkamayız bu adamlarla. Ama açık açık söylüyorum ki, CHP kaleleri hemen hemen her yönüyle Yunanlara Türklerin geri kalanına olduklarından daha yakındır. Zaten bu normal bir şeydir. İzmir'den Yunanistan'a yüzersin lan, ne bekliyorsun ki? Ulusalcılarla Yunanlar zaten aynı, aynı, aynı, tıpkısının aynısı. Karakterler farklı o kadar. Mesela benim dincilerin neden daha fazla takmadıklarını merak ettiğim bir konu, kıyı kesimindeki bazı Müslümanların Hristiyan türbelerine uğramaları. Sen böyle bir şey yapıyorsan zaten ülkenin %60'ına göre kafirsin, yabancısın. Buna rağmen CHP'lilerde hala Balkan ülkelerine karşı beslenen bir düşmanlık, bir biz öyle değiliz biz de sizin gibiyiz tavrı. Hilafeti yık, Latin alfabeleriyle yaz, demokrasi getir, şapka tak, rakıyı götür, karı kız, vals... ama biz aslında gerçek Müslümanız, siz din tüccarlığı yapıyorsunuz. Lan yürü git. Zaten böyle bi şey kimi nasıl şaşırtabilir hala anlamıyorum. Kamal Selanikli, silah arkadaşlarının %90'ı Rumelili, geri kalanlarının %90'ı batı Anadolulu. Şu anda bile 60 sene önce Almanya'ya gitmiş Türklerin çocuklarının bize konuştukları dili anlayamıyoruz; yüzyıllarca oralarda yaşamış Türklerin oranın yerlilerine daha çok benzemeleri çok mu tuhaf? Size garip mi geliyor bu şahısların halka dayattığı ideolojiyi benimseyen kişilerin Balkanlılara daha çok benzemeleri? Buna rağmen bu adamlar hala gelmiş Tayyip aslında Ermeni biz hakikiyiz diye sayıklıyor. Bi de Atatürk aslında Turan Türkçü Yörükoğlu ayran içiyordu hep diye sayıklayan bi kesim var. Git ya git.
Ha tabi oraya da geliyorum. Burada oturup solcuların sıkıntılarından sonsuza kadar bahsedebilirim; batı illerinde erkeklerin taşaklarını ezmeden oturmalarına ses çıkarırken doğu illerinde kadınların gördüğü muameleye laf etmemeleri, İslamcılar gibi "benim hislerimin başladığı yerde başkalarının hakları biter" mantığıyla hareket etmeleri gibi. Fakat Türkçü-Turancı tayfaya gelmemin de vakti geldi.
Bu adamlara nereden başlayacağım onu bile bilmiyorum. Değişik bir grup. Çoğu kişi Batı'daki altright akımına benzetiyor ama ben hiç sanmıyorum; onlar daha çok Perinçekçiler gibi geliyor. Bunlar en çok NatSoc tayfaya benziyor gibi. Eski kültürlere olan bir hayranlık, ulusu yüceltme ve (vatan haini olarak görülmeyen)herkese aile muamelesi yapma, bilime dayalı siyaset izleme(veya en azından bunu yapmayı isteme)... böyle gidiyor bu. Fakat bunları Türk siyasetinin büyük bir bölümünden ayıran şey, bazılarının—özellikle gençlerinin—rasyonel düşünce kapasitesine sahip, argüman yaratabilen, oturup adam gibi bir şey tartışabilen adamlar olmaları. Bunlar gerçekten de takım tutar gibi siyasi taraf tutan adamlar değiller, ve argümanları çoğunlukla akılcılığa dayalı; ülkenin %90'ının argümanları tamamen hislere dayalı. Adam çıkarıp sana bi haplogrup haritası gösterebiliyor en azından, ya da bak Çin yazıtları Kırgızları kızıl saçlı olarak tanımlıyordu diyebiliyor. Kamalistinden tut İslamcısına, solcusundan tut ülkücüsüne herkes sırf hisler üzerinden siyaset yapmaya çalışıyor, ne doğru hissediyorsa ona dadanıyor. Bu adamlar genelde öyle yetiştirildikleri için değil, okuyup bir takım fikirlere vardıkları için Turancı oluyor; zaten ülkede Turancı kaç aile var?
Sorunları maalesef vardıkları ideolojilerin kendilerinde. İdeolojiler diyorum çünkü kendi aralarında anlaşamıyorlar. Bildiğin Kamalist olup sırf Göktürk yazıtlarını beğendiğinden Turancı edebiyatı yapanından tut, tarihsel revizyonizmin amına koyup ironik olmadan kafatası ölçmeye çalışan Atsızcılara, onlardan tut bildiğin İslam Arapların işi Tengrici olalım bozkırlarda at sürelim boğazdan şarkı söyleyelim diye takılan gruba, bi de onlardan tut Tigir Er gibi iyice saykodelik gruplara kadar gidiyoruz. Fakat bunların içinde en tehlikelisi, bildiğin ülkücü olup, daha havalı olduğu için kendine Turancı diyen, ironik olmadan REİSçilik yapan grup. Bu grubu zaten İslamcılarla bir tutuyorum, onlara değinmek gereksiz. Diğerlerinden ilki zaten bahsettiğim Kamalist gruplardan pek farklı olmuyor. Geri kalanından bahsediyorum. Ne diyordum? Hah, ideoloji sıkıntı. Ve bunun yüzünden Turancıları suçlayamıyorum. Memlekette sarılacak doğru düzgün ideoloji yok ki. Çevrelerine bakıp tutunabilecekleri adam gibi hiçbir şey bulamayan gençler de bu gibi ideolojilere sarıyor.
Çoğu otoriteryen, ve bence sadece buradan kaybediyorlar zaten, ama oturup burada otoriteryenlik-liberteryenlik tartışması yapmak istemiyorum. Sadece kimliklerinin ve romantizmini yaptıkları şeylerin çoğunun gerçeğe dayanağı olmadığını söylemek istiyorum. Çoğu zaman bundan bahsedildiği anda bu adamlarda gördüğüm rasyonellik gidiyor, yerini [otistik ciyaklamalar] alıyor. Yapılan her türlü DNA testi, Türklerin diğer Türki halkların çoğuyla aşağı yukarı alakasız olduğunu kanıtlıyor. Bunlara karşı hep haplogrup çalışmaları sunuluyor; bakınız diğer Türki gruplarda şu haplogruplar varmış da bizde de görülmüşmüş, hatta ta Sibirya'daki Hiungnu mumyalarının içinden Türklerde bulunan haplogrup çıkmış. İyi, güzel de haplogrup dediğiniz şey sadece en eski babasal veya annesel atanızı gösteren bir şey, bütün etnisitenizi çıkarmıyor. Eğer J1 haplogrubuna ait bir Arapın İsveçli bir kadından bir oğlu olursa(:DDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDD) bu çocuğun Y kromozomu J1 olur, bu çocuğun da etnik İsveçli bir kadından oğlu olursa onun da taşıdığı Y kromozomu J1 olur, onun da etnik İsveçli bir kadından oğlu olursa onun da taşıdığı Y kromozomu J1 olur, ve onun da etnik İsveçli bir kadından oğlu olursa onun da taşıdığı Y kromozomu J1 olur. Bu çocuk etnik açıdan çoğunlukla İsveçli olsa bile, Y kromozomu ne olursa olsun J1 olarak kalır. Haplogruplar etnisite belirlemez. Onu belirlemek için en güvenilir test otozomal DNA testidir. Bunların hepsinde de Türkler Ermenilere, Gürcülere, ve komşularımız olan diğer etnik gruplara Orta Asyalılara benzediklerinden daha çok benzerler. Buna karşı üretilen bir argüman ise Oğuzların aslında hiç diğer Türkiler gibi olmadıkları, o yüzden Türklerin Kazaklara ya da Kırgızlara benzemiyor olmasıdır. Bu hemen hemen doğru; Türkmenler diğer Türkilere çok yakın değildirler, ve Türklere en yakın Türki halklardan biridirler... ama Türkler Ermenilere ve diğer Orta Doğululara Türkmenlere olduklarından bile daha yakın. Zaten Türkmenler Orta Doğululara genel olarak yakınlık gösteriyor.
Zaten bu şaşırtıcı bir şey değil, benzer olaylar tarihte çok sık görülmüştür. Kafkasya'nın kuzeyinden çıkıp Avrupa'nın çoğunu ve Asya'nın büyük bir bölümünü fetheden proto-Hint-Avrupalıların dilleri ve kültürleri fethedilen halklar tarafından benimsenmiştir. Sizce hem Hintler hem İskandinavyalılar gerçekten de birkaç bin yıl önce dünyaya yayılmış bir halkın soyundan mı geliyor? Ama dilleri benzer, dinleri bile benzer; Hinduluk, Yunan politeizmi, İskandinav politeizmi arasında sayısız benzerlik var. Bu adamların gen havuzlarına olan katkıları sınırlıdır, kattıkları şey çoğunlukla kültüreldir. Fetih ve asimilasyon konusunda neden bu kadar becerikli olduklarını biz de bilmiyoruz; kimisi diyor çok savaşçı bir kültürleri vardı, kimisi diyor at arabalarını ilk kullanan onlardı ve bunun askeri açıdan çok büyük etkileri oldu. Ama sonuç olarak fethettikleri diğer halklara dillerini ve kültürlerini aşılayıp, onların soylarına çok da bir etkide bulunmadan yok oluyorlar. Araplar da aynı şekilde; Levant Arapları Arapça konuşur ve çoğulukla Müslümandır, ama genetik olarak Süryanilere Körfez Araplarına olduklarından daha yakındırlar çünkü çoğu asimile edilmiş Süryanilerdir. Kuzey Afrika, Irak; buraların halkları genetik olarak Körfezlilere çok da yakın değil, hepsi oralarda binlerce yıldır yaşayan halkların asimile edilip başka bir kültürü benimsemiş hali. Aynı şey Türklere de oldu. Zaten, neden bilmiyorum ama Anadolu başka kültürleri benimsemeye çok eğilimli bir yer. Buraların kendi dil grubu var; Anadolu dilleri. Büyük İskender buraları fethettikten sonra ise kısa bir sürede bu dilleri konuşan kalmıyor, halk Yunanca konuşmaya başlıyor, Yunan oluyor. Oğuzlar gelince de aynı halkın büyük bir bölümü onların dinlerini benimsiyor, haliyle kimliklerini benimsiyor, sonra da dillerini.
Neden bu kadar fanatik, bu kadar tutkulu bir şekilde bizim gerçekten de Orta Asyalı olduğumuzda ısrar ediyorlar, onu da anlamıyorum. Ne var Orta Asya'da? Orta Asyalılar insanlığa ne kattı? Cengiz Han'ın ordusunun çoğu Türktü aslında diyor adam. İyi bi şey mi lan bu? Cengiz Han kadar dünyaya zarar vermiş bir insan yok. Orta Asya'daki göçebe halklar tarihlerinin çoğu boyunca yoğurt dışında hiçbir şey icat etmemiş, medeniyetten nasibini alamamış, yakıp yıkıp öldürüp tecavüz etmiş, büyük ve kadim medeniyetleri bokun içine batırmış, herkesin başına bela olmuş o kadar. Diğerlerinin teknolojileri ilerleyince de ağızlarına sıçmışlar bunların. "Halkı İslamcılığın etkisinden kurtarmak için Orta Asya kültürünü dayatmalıyız" diyorlar. Bu arkadaşlar sanırım Orta Asyalıların aralarında pek bulunmamışlar. Ben bulundum, ve gerçekten de—tabi ki de istisnalar vardır ama—çoğu hiç örnek almak isteyeceğiniz insanlar değiller. Türkiye'deki laik kesime benzemiyorlar, Kamalistlere hiç benzemiyorlar. Bıraksan onlar da—onlarca yıl sürmüş Sovyet diktasına rağmen—İslamcı olacaklar, neyse ki başlarında sağlam diktatörler var. Zaten Suriye ve Irak Orta Asyalı mücahit dolu; Uygur, Özbek, Kırgız, Kazak, dolu lan dolu. Soruyorum, neden bu adamların kültürlerini benimseyelim? Osmanlıcılık, İslamcılık beni ne kadar rahatsız etse de ciddi ciddi söylüyorum ki İslam öncesi Türkler o dönemin Müslümanlarından da daha beter. İlla bir tarihimiz olsun, bir şeyin edebiyatını, romantizmini yapalım diyorsanız bu topraklarda medeniyetten çok ne var? Seç bi tanesini işte. "We wuz" yapabileceğin o kadar, o kadar çok halk var ve sen gidip Orta Asyalıları seçiyorsun. Eğer hedefin "muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak" ise çok yanlış yoldasın.
Fark ettiyseniz yazının kalitesi sonlara doğru düşmeye başladı, ondan daha fazla uzatmayayım. Koltuk profesörü olarak bunları gözlemledim.
submitted by Pruswa to Turkey [link] [comments]


Çin'de tuvalete atılan bebek kurtarıldı ÇİN'DE YENİ BİR İNSAN TÜRÜ DOĞDU - YouTube Derya Köroğlu- İki İyi Çocuk ( 'İki İyi Çocuk' Film Müziği-Soundtrack) Elif ÇİN’DE SAUNADA / ÇİNDE YAŞAM / çocuk videosu / बच्चों के चैनल (fun kids video ) Çin'de Bebeğin Karnından Bebek Çıktı - Kıyamet Alameti ... Piyasada 500 TL Olan Çocuk Akıllı Saatini, Çin'den Sipariş ... İKİ İYİ ÇOCUK l Yerli Film l 2019 - YouTube Çin’de Corona Virüsü Bulaşmış Bir Bebek Doktordan kendisini Kucağına Almasını İstiyor Saksıyı Çalıştırmak İçin Hazırlanmış En İyi 14 Çocuk ...

Çin’de 7 yaşındaki bir çocuğun boğazından 18 cm’lik kalem ...

  1. Çin'de tuvalete atılan bebek kurtarıldı
  2. ÇİN'DE YENİ BİR İNSAN TÜRÜ DOĞDU - YouTube
  3. Derya Köroğlu- İki İyi Çocuk ( 'İki İyi Çocuk' Film Müziği-Soundtrack)
  4. Elif ÇİN’DE SAUNADA / ÇİNDE YAŞAM / çocuk videosu / बच्चों के चैनल (fun kids video )
  5. Çin'de Bebeğin Karnından Bebek Çıktı - Kıyamet Alameti ...
  6. Piyasada 500 TL Olan Çocuk Akıllı Saatini, Çin'den Sipariş ...
  7. İKİ İYİ ÇOCUK l Yerli Film l 2019 - YouTube
  8. Çin’de Corona Virüsü Bulaşmış Bir Bebek Doktordan kendisini Kucağına Almasını İstiyor
  9. Saksıyı Çalıştırmak İçin Hazırlanmış En İyi 14 Çocuk ...

Piyasada 500 TL'ye satılan saati Çin'den sipariş ettik. Sonuç enteresan... A101'de de satışta olan saat: https://www.a101.com.tr/sentar-akilli-cocuk-saati/ S... Bugün sizler için birbirinden ilginç bulmacaları bir araya getirdik. Bakalım aranızdan kimler bu bulmacaları sevecek. #zekasoruları #bulmacalar #bilmeceler B... Anne göz altına alınırken, hastaneye kaldırılan bebeğin durumunun ise iyi olduğu duyuruldu. Tek çocuk politikasının uygulandığı Çin'de birçok anne doğumdan hemen sonra çocuğunu ... 24 Ağustos 2018'de gösterime girecek olan İki İyi Çocuk filmi şarkısı... Kalbinizde kocaman bir yer açın; İki İyi Çocuk geliyor! Çin'de 2 yaşındaki bir bebek karnı aşırı büyümesi sonucu doktora götürülür, yapılan tetkikler sonucu bebeğin karnında bir bebek daha olduğu görülür. Ayrıntıl... iki iyi çocuk, iki iyi çocuk izle, iki iyi çocuk full izle, film izle, türk filmleri, türk filmi, yerli filmler, yerli film, yerli komedi filmleri, türk film... Çin’de Coronavirüs Bulaşmış Bir Bebek Doktordan kendisini Kucağına Almasını İstiyor #coronavirüs #çin #Vuhan #coronavirüsü ... İyi Fikir 1,198,331 views. 10:05. elif Çİn’de sauna / Çİnde yaŞam / çocuk videosu / बच्चों के चैनल cinde saunalar cok guzel,ucuz ,kaliteli, icinde her sey var, bir giris bileti ile isteyen 24 saat ... Daha doğmadan nasıl bir hayatın olacağının önceden belirlenmiş olması biraz korkutucu öyle değil mi? Ancak gelişen teknoloji ve her geçen gün ilerleyen bilim...